1. YAZARLAR

  2. Yahya Lindh

  3. Amerikan işgali ve Afganistan'daki savaş suçları
Yahya Lindh

Yahya Lindh

'Amerikalı Taliban' olarak bilinen eski mahkumYazarın Tüm Yazıları >

Amerikan işgali ve Afganistan'daki savaş suçları

A+A-

ABD önderliğindeki Afganistan işgali sona ererken, adil düşünen insanların bu uzun ve kanlı çatışmanın tarihini yeniden incelemeye başlayacağını umuyorum. Guantanamo Körfezi gözaltı kampının çözülmemiş sorunuyla doğrudan ilişkilerinin yanı sıra, tarihsel önemleri nedeniyle yeniden ilgiyi hak eden, savaşın başlangıç aşamasından itibaren özellikle öne çıkan iki bölüm var.

Kasım 2001'in son haftasında, Mezar-ı Şerif yakınlarında birbiriyle yakından ilişkili iki olayda toplam yaklaşık 5 bin silahsız Taliban savaş esiri katledildi. Kurtulanlardan onlarcası, Guantanamo Körfezi'ne gönderilen ilk tutuklular arasındaydı. Bu katliamlar o sırada medyada geniş yer buldu, ancak 11 Eylül'de hala derinden sarsılan bir Amerikan kamuoyunda asgari düzeyde sempati uyandırdı. Muhabir Robert Young Pelton birçok Amerikalı adına konuştu ve şunları söylemişti: “Dünyadaki bütün Taliban üyelerini ortadan kaldırsak bile hiç kimsenin umurunda olmazdı.”

ABD'nin Afganistan işgali nihayet sona erdiğine göre, bu olayların tarafsız bir şekilde yeniden değerlendirilmesinin ve savaş esirleri meselesinin kesin olarak çözülmesinin zamanı geldi.

2001 ve Amerikan işgali

2001 yazında ve sonbaharında, kuzey Afganistan'da bir Taliban piyadesi olarak görev yaptım. O yılın Kasım ayının ortalarında Afganistan İslam Emirliği çöküşün eşiğindeydi. Kabil ve diğer birçok büyük şehir, gazeteci Robert Fisk tarafından önümüzdeki yirmi yıl boyunca Amerika'nın işbirlikçi rejiminin çekirdeğini oluşturacak olan “katliam, sistematik tecavüz ve yağmanın sembolü” olarak tanımlanan bir savaş ağası karteli olan Kuzey İttifakı tarafından istila edilmişti. Komutanlarımız, Taliban'ın sivilleri 15 bin kiloluk Papatya Biçen'ler , Tomahawk füzeleri, misket bombaları ve seyreltilmiş uranyum mühimmatlarının oluşturduğu tehlikelerden korumak için, güçlerini şehir merkezlerinden tahliye etmeye başladığını söylediler. Bu silahlardan bazılarının Afgan sivillere nasıl zarar verdiğini kendi gözlerimle gördüm.

Kasım ortasına kadar, yaklaşık 8 bin mücahitten oluşan birliğimiz Kunduz'da Kuzey İttifakı tarafından kuşatılmıştı. Komutanlarımız ile son zamanlarda milislerini CIA'ya tabi kılan Kuzey İttifakı savaş ağası Abdurreşid Dostum arasında bir anlaşma yapıldı. Anlaşma bize Mezar-ı Şerif'ten İran ile Afganistan sınırına yakın Herat'a güvenli geçiş garantisi verdi. Oradan anladığım kadarıyla, Afgan mücahitler eve dönecek, yabancı gönüllüler ise komşu ülkelere tahliye edilecekti. Karşılığında Dostum, kuzeydoğudaki Kunduz kentinin kontrolünü savaşmadan almış olacaktı.

Anlaşma, Herat'a sadece hafif silahlarımızla bir tır konvoyu ile gitmemizi şart koşuyordu ve önce yabancı gönüllülerin birliğinin gitmesi kararlaştırıldı. Birliğimizin yaklaşık olarak üçte biri Arap, üçte biri Özbek ve üçte biri Pakistanlılardan oluşmaktaydı ve daha az sayıda başka milletten toplam birkaç yüz kişiydik. Kalan mücahitler öncelikle Afganlardı ve Kunduz'dan Mezar-ı Şerif'e ve Herat'a kadar aynı rotayı takip edeceklerdi.

Birkaç gün önce, binlerce mil ötede ve bizim haberimiz olmadan, bir Pentagon basın toplantısında aşağıdaki konuşma gerçekleşmişti:

"MUHABİR: Sayın Bakan, daha önce ABD'nin müzakere etmeye veya mahkûmları kabul etmeye meyilli olmadığından bahsetmiştiniz. “Tutukluları kabul etmemek” derken ne demek istediğinizi biraz açar mısınız?

SAVUNMA BAKANI DONALD RUMSFELD: Orada sadece bir avuç insanımız var. Hapishanelerimiz yok, gardiyanlarımız yok, insanların bize teslim olmasını sağlayacak durumda değiliz. İnsanlar denerse, reddediyoruz. Bizim orada yapacağımız şey mahkûmları kabul etmek ve onları bir şekilde alıkoymak veya hüküm vermek değil. Bu konuda Kuzey İttifakı ve güneydeki kabileler kendi kararlarını vereceklerdir.

MUHABİR: Yani başka bir deyişle vurulacaklarını ima etmiyorsanız, alınacaklarını mı söylüyorsunuz?

RUMSFELD: Aman tanrım, hayır. Bu kadar iyimser olma! (kahkahalar)"

Anlaşmayı ihlal ettiler

Yola çıktığımızda, kararlaştırıldığı gibi konvoyumuzun geçmesine izin vermek yerine, CIA liderliğindeki kuvvet Mezar-ı Şerif'ten geçmeden önce silahlarımızı bırakmamızda ısrar etti. Gergin müzakereler ve bizim tarafımızdan büyük bir tereddütten sonra, uyduk. Ancak Dostum'un milisleri, anlaşmanın kendilerine düşen tarafını yerine getirmek ve devam etmemize izin vermek yerine, kamyonlarımızı Mezar-ı Şerif'in eteklerinde bulunan Kale-i Cengi kalesine yönlendirdi ve bizi kendi sarıklarımızla bağlamaya başladı. CIA sorgucuları, onlarla konuşmazsak öldürüleceğimizi açıkça belirttiler:

"CIA YETKİLİSİ MIKE SPANN: Burada yaptığın şeye bu kadar inanıyorsun, burada öldürülmeye razı mısın? Buraya gelmek için nasıl silah altına alındın? Seni buraya kim getirdi? Merhaba! Adınız ne? Merhaba! Seni buraya kim getirdi? Uyan! Seni buraya Afganistan'a kim getirdi? Buraya nasıl geldin? Ne? Müslüman mısın? Başını kaldır. Başını dik tutmalarını sağlamak zorunda bırakma beni.

CIA YETKİLİSİ DAVID TYSON: Mike!

SPANN: Evet, benimle konuşmayacak.

TYSON: Tamam, tamam. Ona anlaşmanın ne olduğunu açıkladık.

SPANN: Adama onunla konuşmak istediğimizi açıklıyordum, hikâyesinin ne olduğunu öğren.

TYSON: O bir Müslüman. Sorun şu ki, yaşamak mı yoksa ölmek mi istediğine karar vermesi ve burada ölmesi gerekiyor. Burada ölmek istemiyorsa, burada ölecek. Bu onun kararı, dostum. Sadece bizimle konuşmak isteyen adamlara yardım edebiliriz.

SPANN: Burada birlikte çalıştığınız insanların terörist olduğunu ve diğer Müslümanları öldürdüğünü biliyor musunuz? New York'ta düzenlenen bombalı saldırıda yüzlerce Müslüman hayatını kaybetti. Kuran'ın öğrettiği bu mu? Sanmıyorum. Bizimle konuşacak mısın?

TYSON: Sorun değil dostum. Ona bir şans vermeliydim. Şansını kullandı."

Özbek kardeşlerimiz, Dışişleri Bakanı Colin Powell'ın “bu koalisyonun önemli bir üyesi” olarak tanımladığı bir ülkeye geri gönderilme ihtimalinin kesinlikle farkındaydı. Özbekistan'da siyasi tutuklular gaz maskeleri ve plastik torbalarla boğulma, dondurucu soğuk suyla ıslatma, çelik borular ve çivili tahta sopalarla dövülme, istem dışı psikiyatrik muamele, cinsel organlara uygulanan elektrik şoku, tırnakların sökülmesi gibi işkencelere maruz kaldılar. Ve hatta pense ile ayak tırnaklarının sökülmesi, vücut parçalarının yakılması, tecavüz, kafaya tekrar tekrar tekmeler, falaka, sıfırın altındaki sıcaklıklarda zorla çalıştırma ve diri diri haşlanma gibi işkencelere de.

İhanete uğradığımız belli olunca, kalede alıkonulan bazı Özbek mücahitler kendiliğinden, ancak katliamla sonuçlanabilecek umutsuz bir isyan başlattılar, ancak şair El-Mutenebbi'nin dediği gibi: “Boğuluyorum. Islanmaktan korksam ne çıkar?"

Kale-i Cengi ve Deşt-i Leyli katliamları

Bir yanda bunlar yaşanırken, konvoyun geri kalanı aynı rota boyunca ilerledi. Kunduz'un yaklaşık beş mil batısındaki çölde durduruldular ve yerel milislerle birlikte ABD Özel Kuvvetleri tarafından kuşatıldılar. Konvoy daha sonra Mezar-ı Şerif ve Şibirgan arasındaki yolda Kale-i Zeyni olarak bilinen farklı bir kaleye götürüldü. Gözaltına alınanlar kamyonlardan indirilerek sarıklarıyla bağlandı. Hayatta kalan Abdurrahman, yaklaşık 50 kişinin diri diri gömüldüğünü gördüğünü aktardı. Hayatta kalan bir başka isim Muhammed Yusuf Afgan, daha fazla mahkûmun dövülerek öldürüldüğünü ve diğerlerinin su birikintilerinde boğulduğunu gördüğünü hatırladı. Ancak, büyük çoğunluğu metal nakliye konteynerlerine kilitlendi ve ölüme terk edildi.

Konteynerlerin her birinde 200 ila 300 tutuklu bulunuyordu. Şibirgan'a vardıklarında ve konteynerler açıldığında, tutukluların çoğu boğulmuştu. Bazı konteynerlerde kurtulan olmadı. Kamyon şoförlerinden biri, “Kapıları açtılar ve cesetler balık gibi döküldü. Bütün kıyafetleri yırtılmış ve ıslanmıştı.” Binlerce ceset daha sonra şehrin dışındaki Deşti Leyli çölünde toplu mezarlara gömüldü. Başka bir görgü tanığı, hayatta kalan bazı kişilerin ABD Özel Kuvvetleri gözetiminde defin alanında infaz edildiğini söyledi.

Newsweek ile paylaşılan gizli bir BM tutanağına göre, toplu mezarlarda "Kunduz'dan Şibirgan'a nakil sırasında boğularak ölen Taliban savaş esirlerinin cesetleri" bulunduğu, sahada toplanan kanıtların "tam teşekküllü bir cezai soruşturmanın başlatılması için yeterli" olduğu sonucuna varıldığı bilgileri yer alıyordu. Ancak, “Bu davanın siyasi hassasiyeti ve ilgili koruma endişeleri nedeniyle, bu davayla ilgili tüm faaliyetlerin, tatbikatın nihai hedefi olan ceza davası, hakikat komisyonu ile ilgili bir karar verilinceye kadar durdurulması şiddetle tavsiye edilmektedir. Vesaire…”

İnsan Hakları için Doktorlar (PHR) başkan yardımcısı Susannah Sirkin'in 2009 tarihli bir raporda söylediği gibi: "Mezarlar kurcalandı, kanıtlar yok edildi, tanıklar işkence gördü ve öldürüldü." PHR araştırmacısı Nathaniel Raymond şöyle söyledi, "Tanıkları korumak, kanıtları güvence altına almak ve tam bir soruşturma başlatmak için tekrarlanan çabalarımız, ABD ve müttefikleri tarafından rüşvet, gecikme ve engelleme ile karşılandı."

Guantanamo Körfezi'nde üç buçuk yıl tutuklu kalan Taliban hükümetinin Pakistan büyükelçisi Abdusselam Zaif, daha sonra teslim olan yaklaşık 8 bin Taliban savaşçısından “sadece 3 bininin esaretten sağ kurtulduğunu” yazdı. "İslamabad'da salıverilmelerini sağlamaya çalışıyordum ve Dostum'la birkaç kez konuşmuştum ve mahkûmlara iyi davranılacağına dair bana güvence vermişti. Hatta tutsaklar hakkında bilgi vermek için İnsan Hakları Komisyonu, Kızılhaç ve Birleşmiş Milletler'e bile gittim.”

Guantanamo

Kale-i Cengi ve Deşti Leyli'deki ikiz katliamlardan kurtulanlar, başlangıçta Şibirgan'daki aşırı kalabalık bir hapishanede birlikte gözaltına alındı. Bazıları gardiyanlar tarafından öldürülecek veya tıbbi ihmal, açlık veya hastalıktan ölecek, ancak çoğu daha sonra serbest bırakılacaktı. Onlarca kişi de Guantanamo Körfezi'ndeki X-Ray Kampına nakledilen ilk uçakta bulunacaktı.

Otopsilerine göre, Haziran 2006'da Kale-i Cengi'den kurtulan Yasir el-Zehrani, Ali el-Selami ve Mani el-Uteybi ile birlikte Camp Delta'daki hücrelerinde asılı bulunacaktı. Daha sonra paçavraların boğazlarına zorla geçirildiği ortaya çıktı. Hırpalanmış bedenleri daha sonra parçalandı ve boğazları çıkarılarak ailelerine iade edildi. 2009'un başlarında, Guantanamo tutukluları, Kale-i Cengi'den kurtulan Muhammed al-Hanaşi'yi temsilci ve müzakereci olarak seçtiler. Kısa bir süre sonra, kampın akıl hastanesi olan Davranış Sağlığı Birimi'ne (DSB) gönülsüzce gönderildi ve ardından 1 Haziran 2009'da şüpheli koşullar altında öldü. DSB'nin 1 ve 2 Haziran tarihli dahili belgeleri daha sonra bir notta "kayıp ve dava dosyasına dahil edilmek üzere kurtarılamaz" olarak tanımlandı. Eski tutuklu Mansur Dayfi'ye göre, bu dördünün ortak noktası, toplu açlık grevleri de dahil olmak üzere Guantanamo'daki çeşitli protesto biçimlerinde önemli roller oynamalarıydı. Aynı durum, V. Kampa nakledilmeden kısa bir süre önce DSB'ya gönderilen ve 2012'de benzer şekilde şüpheli koşullar altında hücre hapsinde öldüğü Adnan Ferhan Abdullatif için de geçerliydi. Ne yazık ki Adnan’ın masumiyeti ölümünden 2 sene sonra ortaya çıkmıştı.

Guantanamo Körfezi gözaltı kampının tarihi Ocak 2002'de X-Ray Kampı'nın açılmasıyla başlamadı. Kasım 2001'de Mezar-ı-Şerif'in eteklerinde Taliban tutuklularının toplu katliamıyla başladı. CIA, Kale-i Cengi'deki katliamın ve buna neyin yol açtığının video görüntülerini henüz yayınlamadı, bazılarının filmini izledim ve Yasir el-Zehrani, Ali el-Selami, Mani el-Uteybi, Muhammedeal-Hanaşi veya Adnan Ferhan Abdullatif 'in Guantanamo'daki şüpheli ölümleriyle ilgili kapsamlı bir soruşturma yürütülmedi.. Guantanamo tutuklusu Abdurrahman el Ömeri'nin 2007'de, Evel Gul ve Hacı Nesim'in 2011'de gözaltında ölümüyle ilgili de hiçbir zaman tatmin edici bir açıklama yapılmadı.

Afganistan'daki çatışma, savaş esirleri sorunu adil bir şekilde çözülene kadar tam olarak çözülmeyecek. Kalan tüm tutuklular serbest bırakılmalı ve bu katliamlar ve şüpheli ölümler hakkında kapsamlı bağımsız soruşturmalar yürütülmelidir. Afganistan'ın 20 yıllık Amerikan işgali sona ererken, Guantanamo Körfezi'nde adalet ile tiksindirici bir şekilde alay edilmesi süreci de sona ermeli.


Yahya Lindh tarafından kaleme alınan ve The Intercept'te yayınlanan bu makale Mepa News okurları için tercüme edildi.

Bu yazı toplam 1666 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Yorumların her türlü cezai ve hukuki sorumluluğu yazan kişiye aittir. Mepa News, yapılan yorumlardan sorumlu değildir. Her bir yorum 600 karakterle (boşluklu) sınırlıdır.