Hasan Hüseyin Çağıran

Hasan Hüseyin Çağıran

Bir ölünün ardından

Bir ölünün ardından

İlber Ortaylı’nın ölümü, birçok önemli veya alelade hadisede olduğu gibi, bir şekilde Türkiye’nin kültürel fay hatlarını ortaya çıkarma işlevini gördü. Özellikle de Fatih Camii haziresine gömüleceğinin duyurulması, denilebilir ki bir küçük infial yarattı. Çünkü bu karar ne Ortaylı’nın kendi vasiyetine uygun ne de yaşadığı hayat ve gömüleceği ifade edilen mekân arasındaki irtifa farkı sebebiyle münasip. Aslında olan, bir ölümlünün kendi açık vasiyetine rağmen ulema ve meşayihin gömüldüğü, İslam ve Türk tarihi için fevkalade önemi haiz bir mekâna gömülmesi değil. Yeni Türkiye biraz da böyle bir yer. Bu yer, reddi mirastan “Osmanlı’dan Cumhuriyet’e devamlılık” tezine doğru bir makas değişikliğini ihsas ediyor. Fakat bu devamlılık vurgusunun matah bir şey olduğu sanılmasın.[1]

Çünkü Cumhuriyet’i Atatürk’ün şahsında temayüz eden ve sonsuz bir hermenötik döngü ile herkesin kendine göre ululadığı ve her yere çekebildiği iradesine ve Kemalizm’in hamakatine indirgeyen bir devamlılık ilişkisi bu. Yani varılması gereken ve makbul olana doğru zihinleri sürükleyen ve geçmişle en insaflı olunan noktada dahi olumsuzlayıcı bir ilişkiyi sürdürme hastalığı. İlber Ortaylı yazdıkları ve söyledikleriyle tümüyle bu şemaya dahil edilemese dahi gördüğü işlev ve kendisini araçsallaştırdığı nokta bakımından tam anlamıyla bir resmi tarihçi olarak kendini henüz hayattayken öldürdü. Ömrünün son günlerinde yaptığı bir konuşmada Kemalizmin kutsal olduğunu ve laf edenin eleneceğini söylemesi boşuna değil. Devamında şunları söylüyordu: “Türkiye Cumhuriyeti bir düsturdur ve bu düsturun çok uzun ömürlü olduğu ispat etmiştir kendini. Ne Leninizm kaldı ortada ne Nazizim ne Mussolinizm. Ama Atatürk yaşayan bir şey. Ne desen boş. Başınız sıkışınca Anıtkabir’e koşuyorsunuz. O zaman sahip çıkın kardeşim, Anıtkabir’e yürümekle olmaz bu iş.” Aynı bağlamda Atatürkçülüğün tüm partilerin düsturu amali olması gerektiğini de ifade ediyordu. Fatih Camii haziresine layık görülen tam da bu zaten. Bu, “yerli ve millî” söyleminin erittiği muhafazakâr, milliyetçi ve Atatürkçü halitanın cisimleştiği bir sahne. Bu sahnenin yer kalmamış gibi Fatih Camii’ne kurulması… Üzerine dikkatle düşünülmeli.

Peki İlber Ortaylı kim? Sadece gücün orada olduğu yerde Barış Köprüleri’ne imza atan, burada olduğu dönemde Yeni Türkiye’yi alkışlayan, ama özünde ve nihayetinde Atatürk, Kemalizm ve Atatürkçülük güzellemeleri yapan güç düşkünü bir kaltaban mı? Yoksa tüm dünyanın görülmemiş bir mutabakatla İsrail’in Filistin’de gerçekleştirdiği soykırımı tel’in ettiği ve Gazze’deki vahşetin en uç noktalara vardığı günlerde “Filistinli demek toprağını satıp yaşayan adam demek” cümlesini kurabilecek kadar vazifeşinas bir ajitatör mü? Ortaylı bunların hiçbirine indirgenemez. Ortaylı, tüm birikimine rağmen, müstağrip aydınlar yüzyılının hasis ve cahil çocuğuydu. Ahmet Mithat Efendi ne diyordu: “Biz, son devir muharrirleri, maarif-i garbiyeyi Şark’a ithale çalışan birer müstağribiz.” Cemil Meriç taklit, intihal ve tercüme ile maruf bu sınıfın elinden sadır olanları anlatmak için “edebiyatımız bir gölge-edebiyat; düşüncemiz bir gölge-düşünce.” demişti. Ahmet Mithat Efendi’nin satırlarını bir itiraf, Meriç’in satırlarını ise bir cürmü meşhut olarak okumak gerekir. Fakat şunu da bilerek: Meriç’in işaret ettiği “Tanzimat sonrası” aydınları, en bayağı noktada dahi, bir yere kadar mazur görebiliriz. Çünkü her şeyin çok sıcak olduğu ve çaresizliğin ayyuka çıktığı günlerde savaşmak da düşünmek de yaşamak da öngörülemez hale gelir. Fakat katıksız bir “yıkma arzusu”nun 100 yıllık amelini, bir “düsturu amal” olarak ikinci yüz yılına girmiş Cumhuriyet’in önüne koymak ancak art niyetle bilenmiş bir hamakat ile açıklanabilir.

Şehidi mağfur Said Halim Paşa Buhrân-ı Fikrimiz’de, henüz 1917’de, Ortaylıgillerin yolunun hükmünü şöyle verir: “Bu aydın sınıfın, böylesine karanlık bir kötümserliğe düşmesinin sebebi, vatanındaki her şeyi ıslah ve düzeltmelerle kurtulamayacak kadar bozuk görüyor olmasıdır. Bu yüzden, kurtuluşu, mevcut olanı tamamen yıkmakta buluyor.” Said Halim Paşa’ya göre bu, yani “mazinin enkazı üzerine yeni bir toplum kurmak” boş yere uğraştır. Bunun doğal sonucu ise halkın da aydın sınıfı gibi bir ahlak bozukluğuna ve geri dönülemez bir çöküntüye sürüklenip gitmesidir. Bu sınıfın, Akif’in ifadesiyle “şehitoğulları”na teklif edebileceği herhangi bir şey yoktur. İlber Ortaylı’nın hayatı bunun acı bir örneğidir. Bir tarihçi olarak, yıkanların sözcüsü oldu, onları takdis etti. Kendisini ömrünü noktalarken göğere göğere yaptığı Kemalizm ve Atatürkçülük şakşakçılığı, İsrail’e Şalom’da yaptığı övgüler, soykırım günlerinde Filistinlilere uzattığı dil, Ayasofya’nın camii olarak ibadete açılması gündeme geldiğinde adeta Türkiye’nin geleceğine dil uzatma raddesine varan tehditkâr mesajları, Ayasofya’nın cami olarak ibadete açıldığı günlerden sonra da düzenli olarak cami cemaatini hedef gösteren yazı ve konuşmalarıyla hatırlayacağım. Hayatın ayırdığını ölüm birleştirmiyor. Ölüm aslında birleştiren ve hesabı kapatan bir şey değil. Aksine, ayrılıkları daha da pekiştiren bir şey. Çünkü hayatıyla eza veren, ölümüyle de insanlara eza vermeye devam ediyor. Görüldüğü gibi.

[1] Benim “İslamcılığın hafızasına ülkece ihtiyaç duyulan bir alandayız. İslamcılık Türkiye’nin bugüne kadarki “millî ibadetleri”nin ne kadar sıhhatli olduğuna yönelik bir soruşturma, kamusal alanda oy birliği temin edilen konulara ise ısrarla düşülen şerhler olarak da değerlendirilebilir.” derken işaret ettiğim alan bu matah olmayan geçişler ve bu geçişlerin yaşandığı bölgeler.


Hazırkıta'da yayınlanan bu yazıda yer alan ifadeler yazarın kendi görüşleridir ve Mepa News'in editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı toplam 717 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Yorumların her türlü cezai ve hukuki sorumluluğu yazan kişiye aittir. Mepa News, yapılan yorumlardan sorumlu değildir. Her bir yorum 600 karakterle (boşluklu) sınırlıdır.
2 Yorum
Hasan Hüseyin Çağıran Arşivi