İsrail'in Gazze soykırımındaki inkar stratejileri
Soykırım inkarı üzerine geliştirilen kuramsal çerçeveler, tekrar eden bazı stratejilere işaret eder: Kurban sayısını küçümsemek, mağdurları suçlamak, tanıkları sorgulamak ve şiddeti kaçınılmaz bir durum olarak yeniden bir seçenek olarak göstermek.
Gazze etrafındaki güncel söylem bu stratejilerin çoğunu yeniden üretirken, aynı zamanda klasik inkar tipolojilerinin de ötesine geçiyor. Tarihsel soykırım örneklerinde inkar çoğunlukla geçmiş olayların yeniden yorumlanmasına dayanıyordu. Gazze’de ise durum farklı gelişti: Burada savaş alanı, gerçek zamanlı biçimde çarpışan anlatıların sahnesine dönüştü.
Bilgiyi gizlemek yerine, İsrail ve İsrail yanlısı inkar mekanizmaları ortaya çıkan bilgileri anlık olarak yeniden yorumladı ve yeniden inşa etti. Bu durum, Gazze’de büyük çaplı çatışmaların Ekim 2025’te hafiflemesinden sonra bile devam etti.
Öne çıkan stratejilerden biri, antisemitizm kavramının aşırı derecede esnetilmesi oldu. Böylece gerçek Yahudi düşmanlığı ile siyasi muhalefet arasındaki çizgi giderek bulanıklaştırıldı. Bu yöntem, İsrail’in işlediği suçların sorgulanmasını caydıran söylemsel bir baskı aracı işlevi görüyor; aynı zamanda İsraillileri, şiddet uygulayan taraf olmalarına rağmen mağdur konumuna yeniden yerleştiriyor.
Ancak Gazze’deki İsrail saldırılarının ölçeği büyüdükçe bu yaklaşımı sürdürmek zorlaştı. Bunun üzerine İsrail Hasbara mekanizması ve destekçileri bu kavramsal esnekliği daha da ileri taşıdı; kimi zaman absürt denebilecek noktalara kadar.
Örneğin ABD merkezli Facebook sayfası “JewBelong”, antisemitik olaylara çoğu zaman haklı gerekçelerle dikkat çekiyor; ancak bunları bağlamından kopararak genişletiyor.
Bir paylaşımda şu ifade yer alıyor: “Artemis II ne kadar ilerlediğimizi gösteriyor. Antisemitizm ise ne kadar ilerleyemediğimizi.”
Duygu düzeyinde etkileyici görünse de, bu çerçeve bağlamdan kopuk bir yaklaşım sunuyor.
Bir başka paylaşım ise mağduriyet söyleminden açık tehditkâr bir tona geçiyor: “Eğer On Bela’nın kötü olduğunu düşündüyseniz, Yahudilerle uğraşmayı bırakmazsanız olacakları bekleyin.”
Bu sözler, sanki Tanrı adına konuşuluyormuş gibi sunuluyor.
Mağduriyet söylemi
Holokost’a yapılan göndermeler bu dinamiği daha da güçlendiriyor; çünkü tarihsel travmalar büyük bir ahlaki otorite taşıyor.
Bu nedenle İsrail’e yönelik güncel eleştiriler antisemitizm olarak etiketlendiğinde, bu eleştiriler Yahudilerin tarihsel yok oluş tehdidiyle ilişkilendiriliyor.
Böylece diğer bağlamlar -Gazze’de yaklaşık 70 bin Filistinlinin öldürülmesi ve İsrail’e yönelik küresel hoşnutsuzluğun hızla artması gibi gerçeklikler- ya görünmez hale geliyor ya da geri plana itiliyor.
Antisemitizm kavramının esnetilmesi, İsrail-Yahudi mağduriyetinin daha derin biçimde yeniden üretilmesine de imkan sağlıyor. Böylece İsrail’in savaş suçları “zorunlu”, hatta “haklı” eylemler olarak normalleştiriliyor.
Bu yaklaşım dört düzeyde işliyor:
“Ein breira” yani “başka seçenek yoktu” söylemi, Filistinli acısının küçümsenmesi, mağdurun suçlanması ve tarihsel bağlamın silinmesi.
“Ein breira” kavramı İsrail tarafından 1948’den beri sıkça kullanıldı. Bu anlayış, askeri operasyonları hayatta kalmak için zorunlu adımlar olarak sunuyor. Bu çerçevede Gazze’deki kitlesel öldürme eylemleri de “meşru müdafaa” olarak gösteriliyor; bu ise güçlü bir ahlaki meşruiyet duygusu yaratıyor.
Bu dünya görüşü işgalci ile işgal edilen arasındaki güç asimetrisini görünmez hale getiriyor. Ayrıca uygun görüldüğünde işgal edilen taraf da eşit güçte bir tehdit gibi yeniden tanımlanabiliyor. Örneğin “Hamas Yahudilere karşı soykırım yapmaya çalışıyordu” söylemi, aşırı askeri şiddeti meşrulaştırmak için kullanılıyor.
Bu mantığın sürdürülebilmesi için Filistinlilerin insanlıktan çıkarılması ve yaşadıkları acının küçümsenmesi gerekiyor.
İsrail medyasının yayınlarına bakıldığında Hamas hedefleri, askeri başarılar ve rehinelerle ilgili anlatılar yoğun biçimde öne çıkarılırken, Gazze’deki devasa sivil ölüm sayıları ya marjinal düzeyde yer buluyor ya da tamamen görmezden geliniyor.
Böylece “İsrailli mağdurun bireyselleştirilmesi” ve “Filistinlilerin kitlesel/genel bir kategoriye indirgenmesi” olarak tanımlanabilecek bir tablo ortaya çıkıyor.
İsrailli mağdurlar isimleri, yüzleri ve kişisel hikayeleriyle sunulurken; Filistinliler çoğu zaman yalnızca rakamlara indirgeniyor.
Yalnızca İsraillilerin insanlaştırılması
İsrail medyası Gazze’de esir alınan Bibas ailesinin trajik sonuyla ilgili çok sayıda haber yaptı; özellikle çocuklar, bebek Kfir ve 4 yaşındaki Ariel, “masumiyetin” ve “Filistin vahşetinin” sembolü olarak işlendi.
Buna karşılık Gazze’de İsrail tarafından öldürülen binlerce Filistinli çocuk -iki yıl boyunca günde ortalama 28 çocuk- sürekli bir medya ilgisi görmedi; çoğu zaman “daha büyük İsrail-Yahudi hikayesinin dipnotu” olarak değerlendirildi.
“Bizden olanlar” ve “olmayanlar” ayrımına dayanan bu empati modeli, büyük ölçekli bir ahlaki kopuşu mümkün hale getiriyor.
7 Ekim sonrasında yaşanan kitlesel öldürmeler de bu zeminde gerçekleşti. Bu dinamik, 2008’den bu yana Gazze saldırılarında ortaya çıkan son derece orantısız can kaybı oranlarıyla daha da güçlendi. Filistinli-İsrailli kayıp oranı yaklaşık 1’e 80-100 seviyesinde seyretti.
Birçok İsrailli Yahudi bu oranı zamanla insan hayatının değeriyle ilişkilendirecek şekilde düşünmeye şartlandırıldı. Bu da Gazze’deki soykırımı, Filistinlilere yönelik askeri baskının sadece “bir üst seviyesi” gibi göstermeyi mümkün kıldı.
Ancak Filistinli acısı gizlenemeyecek kadar görünür hale geldiğinde, bu kez suçun yönü değiştiriliyor.
Sivil kayıplar Filistinli silahlı gruplara yükleniyor; çoğu zaman sivilleri “canlı kalkan” kullandıkları iddia ediliyor. Böylece Filistin toplumu kendi içinden ayrıştırılarak yeniden insanlıktan çıkarılıyor.
Tekrarlanan bir başka söylem ise “savaşı Hamas başlattı” ifadesi. Bu yaklaşım tarihsel bağlamı ortadan kaldırıyor; onlarca yıllık işgal ve mülksüzleştirme süreci tek bir başlangıç noktasına, yani 7 Ekim’e indirgeniyor.
Böylece İsrail’in eylemleri, sömürgeci ve yapısal bir sürecin parçası olarak değil, yalnızca “tepki” olarak sunuluyor.
Filistinlilerin acısının yok sayılması
Soykırım inkarındaki bir başka strateji ise “paralel gerçeklik” üretimi. Bu yalnızca Filistinli kayıp sayılarının tartışmaya açılması değil aynı zamanda Filistinlilerin yaşadığı şeylerin de "geçersiz" veya "güvenilmez" ilan edilmesi anlamına geliyor.
Gazze'deki Filistin Sağlık Bakanlığı’nın verileri doğrudan reddediliyor çünkü kurumun “Hamas yönetiminde” olduğu söyleniyor. Sivillerin tanıklıkları ise sıklıkla kurgu olarak sunuluyor. Bazen buna küçümseyici biçimde “Pallywood” ya da “Gazawood” deniyor.
Parçalanmış çocuk bedenlerinin görüntülerini bir İsrailli gazeteci bana “İsrail’e karşı yürütülen duygusal terör” olarak tanımlamıştı.
Bu paralel gerçeklik üretiminin daha güncel örneklerinden biri, Mayıs 2026 başındaki Gazze Maratonu etrafında ortaya çıktı. Gazze yıkıntıları arasında koşan Filistinli gençlerin görüntüleri, İsrail yanlısı gruplar tarafından “demek ki soykırım olmadı” iddiasının kanıtı olarak kullanıldı.
Gazze’deki geniş yıkım manzarasından koparılan “normalleşme anları”, anlatıyı tersine çevirmek için kullanıldı. Örneğin İsrail yanlısı medya gözlem platformu HonestReporting, 9 Mayıs’ta “iyi beslenmiş görünen insanlar” ve dayanıklılık görüntülerinin sistematik yıkım iddialarıyla çeliştiğini öne sürdü.
“Toplum kandırılıyor” dediler.
Bu noktada inkar, kendi kendini besleyen bir yorum döngüsü yaratıyor. Çelişkili kanıtlar reddediliyor; İsrail anlatıları ne kadar uç olursa olsun kesin ve güvenilir kabul edilirken, diğer tüm anlatılar değersizleştiriliyor.
Örneğin “Gazze’yi Hamas’tan kurtarın” sloganı, aynı Gazze’nin uzun süreli İsrail işgali gerçeğiyle aynı anda var olabiliyor. Bu paralel gerçeklik uluslararası düzeyde de işliyor.
İsrail destekçileri küresel eleştirileri siyasi muhalefet olarak değil, dezenformasyon, irrasyonel düşmanlık veya önyargı olarak yorumlayabiliyor. Böylece eleştirinin kendisi bile “antisemitizmin kanıtı” haline geliyor.
Gregory Stanton’ın belirttiği gibi, inkar çoğu zaman “önyargı” ve “kötü niyet” suçlamaları üzerinden işliyor; kanıtlar ise siyasi olarak yaftalanıyor.
Soykırımın küçümsenmesi
Bu inkar çerçevesindeki son savunma hattı şu iddia: “İsrail gerçekten soykırım yapmak isteseydi yapardı.”
Sahadaki kanıtlar kabul edilen gerçeklik alanının dışına itiliyor.
HonestReporting’in ima ettiği gibi: “Gazze’de hala maraton koşulabiliyorsa, demek ki soykırım yok.”
Sanki soykırım ancak tüm insanların tamamen yok edilmesiyle mümkünmüş gibi bir anlayış sunuluyor. Bu yaklaşım bazen psikolojik ve yarı bilinçsiz olabilir; ancak medya söylemiyle bilinçli biçimde de güçlendiriliyor.
Bunu “inandırıcılık dengesizliği” olarak tanımlamak mümkün.
Özellikle Batı medyasında İsraillilere daha fazla ekran süresi, görünürlük ve insanileştirme alanı tanınıyor.
Dil kullanımı bile seçici: İsrailliler “öldürülüyor”, Filistinliler ise “ölüyor”. İsrailli kaynaklar “söylüyor”, Filistinliler ise yalnızca “iddia ediyor.”
Ayrıca İsrail’in eylemleri güvenlik ve zorunluluk çerçevesinde açıklanırken, Filistinlilerin yaşadıkları İsrail anlatısına karşı ikincil bir unsur olarak sunuluyor.
Medya İsrail’in eylemlerini tartıştığında ise eleştiriler “İsrail’i hedef almak” şeklinde çerçeveleniyor.
Harriet Malinowitz’in belirttiği gibi, bu durum İsrail açısından “haksız bir seçici eleştiri” gibi algılanıyor.
Bu kalıplar bilgi kontrolüyle daha da güçleniyor.
Yabancı gazetecilerin büyük bölümü Gazze’ye yalnızca İsrail ordusunun gözetimi altında girebiliyor. Böylece belirsizlik bir eksiklik değil, stratejik bir kaynak haline geliyor.
İnkarın son unsurlarından biri ise “insani söylem üzerinden ahlaki yansıtma” olarak tanımlanabilir. İsrail, Gazze dışındaki daha geniş mücadelelerle kendisini ilişkilendirerek ahlaki meşruiyet üretmeye çalışıyor.
Örneğin İran’a yönelik askeri operasyonlarını, İran halkını “baskıcı rejimden kurtarma” girişimi olarak sunuyor. Bu, Gazze halkını bombalarken aynı zamanda “Gazze’yi Hamas’tan kurtarma” söylemini kullanmasına benziyor.
Binyamin Netanyahu’nun ifadesiyle İsrail kendisini aynı zamanda “Batı medeniyetini savunan ülke” olarak konumlandırıyor. Böylece kendi eylemlerini küresel özgürlük ve insanlık mücadelesiyle özdeşleştirmeye çalışıyor. Ancak bilinçli olsun ya da olmasın, tüm bu stratejiler şu ana kadar beklenen sonucu üretmiş değil.
Çünkü Gazze’deki yıkımın kanıtsal ağırlığı bu anlatıların önüne geçiyor.
Bu stratejiler daha çok İsrailli Yahudilerin kendi “haklılık” algısını korumaya yarıyor; aynı zamanda inanç sistemlerini sarsabilecek korkutucu bir bilişsel çelişkiyle mücadele etmelerini sağlıyor.
Bu artık tepkisel bir refleks olmaktan çıkıp koşullara uyum sağlayan bir inkar pratiğine evrilmiştir.
The New Arab'ta yayınlanan bu değerlendirme Mepa News okurları için Türkçeleştirilmiştir. Değerlendirmede yer alan ifadeler yazarın kendi görüşleridir ve Mepa News'in editöryel politikasını yansıtmayabilir.