Ebu Zuhur'dan sonra: Türkiye-İsrail gerilimi nereye gidiyor?
İsrail'in geçtiğimiz günlerde Suriye'nin kuzeyindeki Ebu Zuhur Askeri Hava Üssü'ne düzenlediği saldırı, Suriye sahasında uzun zamandır biriken gerilimin yeni bir boyuta taşınabileceğini gösterdi.
İsrail savaş uçaklarının 18 Ağustos'ta Ebu Zuhur'u hedef almasının ardından Ankara'nın saldırıyı sert şekilde kınaması ve İsrail'in Türkiye'nin Suriye'deki askeri varlığına yönelik açık uyarılarda bulunması, doğal olarak yeni bir soruyu gündeme getirdi: Türkiye ile İsrail Suriye'de karşı karşıya gelir mi?
Bu soru önümüzdeki günlerde daha fazla sorulacak gibi görünüyor. Zira İsrail, saldırının gerekçesini Suriye'de Türkiye'nin askeri varlığına ilişkin iddialarla açıklarken Ankara bu iddiaları reddediyor. Suriye yönetimi de Ebu Zuhur'da kalıcı bir Türk askeri varlığı planlanmadığını, Türk personelin eğitim ve iş birliği kapsamında bulunduğunu ifade ediyor. Yani tarafların aynı hadiseye ilişkin birbirinden oldukça farklı anlatıları var.
Ancak burada dikkat edilmesi gereken önemli bir husus bulunuyor.
Önümüzdeki günlerde Türkiye'den İsrail'e, İsrail'den de Türkiye'ye yönelik çok daha sert açıklamalar duyabiliriz. Bunun şaşırtıcı olmaması gerekir. İsrail 27 Ekim'de seçime gidiyor. Netanyahu'nun liderliğini yaptığı koalisyon hükümeti, güvenlik ve savaşlar üzerinden şekillenen son derece yoğun bir siyasi atmosferin içerisinde bulunuyor. Türkiye'de ise seçim olsun veya olmasın siyasetin gündelik hayatın neredeyse tamamını belirlediği bir atmosfer var. Dolayısıyla iki ülkede de iç siyasi hesapların dış politikadaki söylemleri sertleştirmesi mümkündür. İsrail'de yaklaşan seçimlerin Netanyahu açısından ayrıca önemli olduğu ve iktidar bloğunun anketlerde zorlandığı görülüyor.
Fakat burada televizyon ekranlarında kimin daha sert konuştuğuna bakarak bir sonuca ulaşmaya çalışmak büyük bir hata olur.
Çünkü uluslararası siyasette asıl belirleyici olan çoğu zaman söylenenler değil, yapılanlardır.
Türkiye ile İsrail arasında gerçekten yeni bir çatışma dönemine girilip girilmeyeceğini anlamak istiyorsak önümüzdeki günlerde sahaya bakmamız gerekiyor. İsrail'in Suriye'deki saldırılarının devam edip etmediğine, Türkiye'nin Suriye'deki askeri yapılanmasının hangi seviyeye ulaştığına, tarafların birbirlerinin hareket alanlarını ne ölçüde sınırlamaya çalıştığına ve diplomatik kanalların açık tutulup tutulmadığına bakmak gerekiyor.
Çünkü Ebu Zuhur saldırısının ortaya çıkardığı asıl mesele, yalnızca bir hava üssünün vurulmuş olması değil. Suriye'nin geleceğinde kimin ne kadar askeri ve siyasi ağırlığa sahip olacağı meselesidir.
Ebu Zuhur neden önemli?
Ebu Zuhur saldırısı, İsrail'in Suriye'deki askeri yapılanmaya yönelik yaklaşımının da önemli bir göstergesi.
İsrail, saldırının Türkiye'nin Suriye'de askeri konuşlanma hazırlığı yaptığı iddiasıyla bağlantılı olduğunu söylüyor. Ankara ise bu yaklaşımı kabul etmiyor. Üstelik ABD'nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack da saldırıyı gereksiz bir tırmanma olarak nitelendirerek taraflar arasındaki gerilimin düşürülmesi yönünde mesajlar verdi.
Burada Türkiye açısından asıl mesele İsrail'in Ebu Zuhur'u vurmuş olması kadar, İsrail'in kendisini Suriye'de Türkiye'nin ne yapıp yapamayacağı konusunda söz sahibi görmeye başlamasıdır.
İsrail açısından ise mesele daha farklı okunabilir.
Tel Aviv, Esed rejiminin devrilmesinden sonra Suriye'de ortaya çıkan yeni dengelerin kendi güvenliği açısından nasıl şekilleneceğini belirlemeye çalışıyor. İsrail'in rejimin çöküşünden hemen sonra Suriye'deki askeri altyapıyı hedef alması da bunun bir parçası. Ebu Zuhur saldırısı ise bu politikanın Türkiye'nin Suriye'deki rolüyle doğrudan kesişmeye başladığını gösteriyor.
Dolayısıyla Türkiye ile İsrail arasındaki rekabetin Suriye üzerinden daha fazla görünür hale gelmesi şaşırtıcı olmayacaktır.
Ancak bundan doğrudan bir Türkiye-İsrail savaşı sonucu çıkarmak da aynı derecede hatalı olur.
Türkiye ile İsrail savaşır mı?
Türkiye'nin NATO üyesi olması, Batı ile devam eden ekonomik ve siyasi ilişkileri ve bölgesel dengeler Ankara'nın İsrail ile doğrudan bir savaşa girmesini son derece maliyetli hale getiriyor.
Aynı şekilde İsrail'in de Türkiye ile doğrudan askeri çatışmaya girmesinin Tel Aviv açısından çok ağır sonuçları olacaktır.
Bu nedenle tarafların önümüzdeki dönemde birbirlerine yönelik sert açıklamalar yapması ile doğrudan çatışmaya hazırlanması arasında büyük bir fark var.
Bence önümüzdeki dönemde esas tartışılması gereken de bu ayrım olmalı.
Çünkü siyasetçilerin açıklamalarının sertleşmesi her zaman savaşın yaklaştığı anlamına gelmez. Bazen tam tersine, tarafların sahadaki gerçek çatışmayı önlemek için kamuoyu önünde daha sert bir dil kullanmayı tercih ettiği dönemler de yaşanabilir ve tüm olaylar sakin gibi görünen bu dönemde bir anda patlak verebilir.
Burada belirleyici olan, sahadaki fiili durumdur.
İsrail Suriye'de Türkiye'nin bulunduğu veya bulunmayı planladığı değerlendirilen alanlara yönelik saldırılarını artırırsa, Türkiye de buna askeri tedbirlerle karşılık vermeye başlarsa mesele başka bir aşamaya geçer. Buna karşılık taraflar diplomatik kanalları açık tutar, karşılıklı kırmızı çizgileri belirler ve Suriye'deki faaliyetlerini birbirleriyle koordinasyon içerisinde sınırlandırırlarsa bugünkü gerilim doğrudan bir çatışmaya dönüşmeden de yönetilebilir.
Dolayısıyla bugün için “Türkiye ile İsrail savaşa gidiyor” demek erken olabilir.
Ancak “Türkiye ile İsrail'in Suriye'de çıkarları giderek daha fazla çatışıyor” demek için yeterince veri bulunuyor. Çünkü Ebu Zuhur saldırısı İsrail'in Türkiye'deki çıkarlarına yönelik ilk saldırı değil.
İsrail bundan önce de Türkiye'nin askeri incelemelerde bulunduğu belirtilen Humus'taki T4 Hava Üssü'nü Mart ve Nisan 2025 döneminde birden fazla defa hedef aldı.
İsrail bunun ardından yine Türkiye tarafından incelemelerde bulunulduğu belirtilen Humus'taki Tedmur Havaalanı'nı da Mart 2025 döneminde birden fazla kez hedef aldı.
Ardından İsrail Türk askeri ekiplerinin incelemelerde bulunduğu belirtilen Hama Askeri Havaalanı'nı da Nisan 2025'te bombalamıştı.
Son olarak ise 18 Ağustos'ta Türkiye'nin askeri ekiplerinin inceleme faaliyetleri yürüttüğü belirtilen Ebu Zuhur Askeri Üssü İsrail tarafından hedef alındı.
Asıl sorun Netanyahu mu?
Burada aslında çok daha önemli ancak bir o kadar da gözardı edilen bir meseleye geliyoruz.
İsrail'deki yaklaşan seçimler nedeniyle Netanyahu'nun siyasi geleceği yeniden tartışılıyor. Netanyahu'nun iktidarını büyük ölçüde güvenlik ve savaş gündemiyle ilişkilendirdiği de açık. Nitekim Netanyahu son dönemde İsrail'in Gazze, Lübnan ve Suriye'de oluşturduğu güvenlik bölgelerinde gerekli gördüğü sürece kalacağını açıkça ifade etti. Temmuz ayında yaptığı bir konuşmada da İsrail'in yaklaşımının “kontrol” yerine “inisiyatif, eylem ve saldırı” üzerine kurulduğunu söyledi.
Peki Netanyahu giderse ne olacak?
İşte burada biraz daha dikkatli düşünmek gerekiyor.
Netanyahu'nun gitmesi elbette İsrail siyasetinde önemli bir değişiklik olacaktır. Ancak Netanyahu'nun gitmesi İsrail'in Suriye, Lübnan veya Gazze'deki temel güvenlik anlayışının ortadan kalkacağı anlamına gelmeyebilir.
Çünkü mesele yalnızca Netanyahu'dan ibaret değil.
İsrail'in Gazze'deki savaşı, Lübnan'ın güneyindeki askeri varlığı ve Suriye'deki saldırıları ve işgal ettiği bölgeler yalnızca bir kişinin siyasi kariyeri üzerinden açıklanabilecek kadar basit değil. İsrail siyasetinde güvenlikçi yaklaşımın, askeri üstünlüğün korunmasının ve sınırların ötesinde “güvenlik bölgeleri” oluşturulmasının daha geniş bir siyasi karşılığı bulunuyor.
Nitekim Netanyahu Haziran ayında İsrail'in Gazze, Lübnan ve Suriye'de oluşturduğu güvenlik bölgelerinde “gerektiği sürece” kalacağını söyledi. Bu açıklama, İsrail'in son dönemdeki politikasının yalnızca geçici bir savaş stratejisi olarak değil, daha kalıcı bir güvenlik anlayışı olarak da okunabileceğini gösteriyor.
Dolayısıyla Netanyahu'nun yerine daha ılımlı bir isim geldiğinde ilk bakılması gereken şey, o kişinin Netanyahu'ya ne kadar benzediği değil, İsrail'in bölgesel hedefleri konusunda ne söylediği ve ne yaptığı olmalıdır.
Netanyahu giderse İsrail değişecek mi?
İsrail'de iktidarın değişmesi, İsrail'in daha az saldırgan bir ülke haline geleceği anlamına gelmiyor.
Çünkü bugün her ne kadar birçok ülke yönetimi İsrail ile yeniden ilişki kurmak için dört gözle Netanyahu'nun iktidardan gitmesini beklese de tartışmamız gereken asıl nokta Netanyahu'nun şahsiyetinden daha büyük.
İsrail'in Suriye'deki askeri faaliyetlerinin temelinde yalnızca Netanyahu'nun siyasi geleceği bulunmuyor. Gazze'de soykırım savaşın devam etmesi, Lübnan'ın güneyindeki işgal ve Suriye'deki yeni yönetimin askeri kapasitesinin sınırlandırılması gibi politikalar daha geniş bir güvenlik doktrini içerisinde ele alınıyor.
Bu nedenle Netanyahu giderse belki yöntemler değişebilir. Belki kullanılan dil yumuşayabilir. Belki bazı operasyonların kapsamı değişebilir. Ancak İsrail'in çevresindeki ülkeleri kendi güvenlik anlayışı doğrultusunda şekillendirme arayışının bir anda ortadan kalkacağını düşünmek için henüz hiçbir neden bulunmuyor.
Burada İsrail siyasetindeki “Büyük İsrail” söylemlerini de bu daha geniş ideolojik zeminden tamamen bağımsız değerlendirmemek gerekiyor. Bu kavram İsrail toplumundaki geniş bir kesimi temsil ediyor. Özellikle sağ ve aşırı sağ çevrelerde sınırların genişletilmesine yönelik tarihsel ve ideolojik düşüncelerin varlığı da oldukça ciddi bir gerçeklik. Bu nedenle İsrail'in Gazze, Lübnan ve Suriye'deki politikalarını yalnızca Netanyahu'nun kişisel siyasi hesaplarıyla açıklamak eksik bir okuma olacaktır.
Asıl soru belki de Netanyahu'nun gidip gitmeyeceği değil.
Netanyahu giderse İsrail'in Suriye'ye, Lübnan'a ve Gazze'ye bakışı gerçekten değişecek mi?
Bu sorunun cevabı, Türkiye açısından da oldukça önemli.
Çünkü Türkiye'nin İsrail ile karşı karşıya gelme ihtimali yalnızca Netanyahu'nun söylemlerine bağlı değil. İsrail'in Suriye'yi nasıl şekillendirmek istediği ve Türkiye'nin Suriye'de nasıl bir rol üstlenmek istediği daha belirleyici.
Türkiye, Suriye'nin yeniden inşasında ve güvenlik kapasitesinin oluşturulmasında daha fazla rol üstlenmek isterken İsrail bunun kendi güvenlik çıkarlarını tehdit ettiğini düşünüyorsa, Netanyahu'nun yerine kim gelirse gelsin iki ülke arasında bir çıkar çatışması ortaya çıkabilir.
Dolayısıyla önümüzdeki dönemde İsrail seçimlerini yakından takip etmek gerekiyor. Fakat yalnızca sandıktan kimin çıktığına bakmak yeterli olmayacak.
Suriye sahasına da bakmak gerekecek.
Çünkü bugün Türkiye ile İsrail arasındaki gerilimin gerçek sınırı televizyon ekranlarında değil, Suriye topraklarında çiziliyor.
Önümüzdeki günlerde tarafların birbirlerine yönelik çok daha sert açıklamalar yaptığını görebiliriz. Hatta Türkiye ve İsrail arasında Suriye üzerinden diplomatik gerilimin daha da tırmanması şaşırtıcı olmayacaktır. Fakat bütün bu açıklamaların ötesinde bakılması gereken yer aynı: Saha.
İsrail'in Suriye'deki saldırıları devam edecek mi?
Türkiye Suriye'de askeri varlık oluşturabilecek mi?
Şam yönetiminin askeri kapasitesi hangi seviyeye ulaşabilecek?
Trump yönetimi bu iki ülke arasındaki gerilimi gerçekten sınırlandırabilecek mi?
Ve en önemlisi, İsrail'de hükümet değiştiğinde Tel Aviv'in Suriye, Lübnan ve Gazze'ye yönelik temel yaklaşımı değişecek mi?
Bence önümüzdeki dönemin asıl soruları bunlar.
Çünkü bölgede yaşanan gelişmeleri yalnızca Netanyahu'nun açıklamalarına veya Ankara'dan yapılan sert açıklamalara bakarak okumak, bizi yine ekranların ürettiği gündemin içerisine hapsedebilir.
Suriye'de ise artık sözlerden çok daha fazlası yaşanıyor.
Ebu Zuhur saldırısı bunun en son örneği.
Dolayısıyla Türkiye ile İsrail'in gerçekten karşı karşıya gelip gelmeyeceğini anlamak istiyorsak, kimin daha sert konuştuğuna değil, kimin sahada ne yaptığına bakmamız gerekiyor. Çünkü bölgedeki gerçek sınırlar, televizyon ekranlarında yapılan açıklamalarla değil, sahadaki fiili gelişmelerle çiziliyor.
Bu değerlendirmede yer alan ifadeler yazarın kendi görüşleridir ve Mepa News'in editöryel politikasını yansıtmayabilir.