Trump İran'da yeni bir Vietnam yaşamak istemiyorsa rotasını değiştirmeli
Yavaş çekimde yaşanan bir trafik kazası gibi, ABD ve İsrail'in İran'a yönelik saldırıları üçüncü bir Körfez Savaşı'na dönüşüyor.
İran'ın Hürmüz Boğazı üzerindeki egemenliğini açık biçimde tanıyan ve İsrail'i Lübnan'daki askeri operasyonlarını durdurmaya zorlayan ateşkes anlaşmasını imzaladıktan sonra ABD Başkanı Donald Trump, her iki taahhüdünden de adım adım geri çekildi ve yeniden tam kapsamlı, giderek daha kanlı bir savaşa döndü.
Hem Trump hem de onu bu savaşa sürükleyen başlıca isim olan İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ateşkes anlaşması nedeniyle ülkelerinde olumsuz karşılandı. Trump anlaşmayı imzaladığı için, Netanyahu ise sürecin dışında bırakıldığı ve İsrail'in en büyük müttefiki ile silah tedarikçisinin kendisine erken bir barışı dayattığı düşüncesi nedeniyle eleştirildi.
Hiçbiri büyük bir taviz olarak görülen bu anlaşmayı savunabilecek durumda değildi. Her iki lider de yaklaşan seçimlerle karşı karşıya ve Tahran'a yönelik sert tutumlarını kişisel siyasi gelecekleri açısından hayati görüyor.
İkisi de kendi oluşturdukları bir kısır döngünün içine sıkışmış durumda. İran'ı "ezdiklerini, yok ettiklerini ve tamamen çökerttiklerini" öne süren iddialarının gerçeği yansıtmadığı ortaya çıkınca, geriye kalan tek seçenek operasyonu yeniden başlatmak oldu.
Bu durum Gazze'de Hamas'a, Lübnan'da ise Hizbullah'a karşı defalarca yaşandı. Her iki hareketin de lider kadrolarına yönelik suikastlara rağmen varlığını sürdürebildiği gerçeğini örtmenin tek yolu yeniden savaşa dönmekti.
İran ise Pakistan ve Katar'ın arabuluculuğunda yapılan anlaşmayı hiçbir zaman ABD'nin yeniden silahlanması ve hazırlık yapması için tanınmış bir fırsattan ibaret görmedi. Yeniden saldırıya uğraması halinde bölgedeki Amerikan askerlerine bedel ödeteceğini açıkça söyledi ve bunu da yaptı.
Son iki haftada yaklaşık 100 ABD askeri yaralandı, Irak ve Ürdün'deki Amerikan üslerine yönelik saldırılarda dört asker öldü, Ürdün'deki bir hava üssünde bulunan çok sayıda Black Hawk helikopteri hasar gördü. Pentagon'un Ortadoğu'daki yaklaşık 20 üsse konuşlandırılmış 50 bin askeri koruyamadığı artık açık biçimde görülüyor.
Zorlama araçları
İran şimdi Trump'a, Trump'ın İran'a yapmayı planladığını yapıyor. ABD Başkanı, Tahran'ı uranyum zenginleştirme programından ve bölgesel müttefik ağından vazgeçmeye zorlamak istemişti. İran ise deniz taşımacılığına yönelik saldırılar ve Katar gibi arabulucu Körfez ülkelerini de hedef alan operasyonlarla Trump'ı müzakere masasında daha zayıf bir konuma itmeye çalışıyor.
Trump ile Netanyahu, bombalamayı müzakereyle birlikte yürütme yöntemini benimsedi; hatta müzakere heyetlerini dahi hedef almaktan çekinmedi.
Haziran 2025'te İran ile müzakereler Umman'da başlamadan hemen önce İsrail saldırıya geçti, bir hafta sonra ABD de operasyona katıldı. Aynı yıl eylül ayında ise İsrail, Hamas'ın siyasi liderliğinin ABD'nin barış önerisini görüşmek üzere Doha'da yaptığı toplantıyı bombaladı.
Trump, İran saldırıya uğramadan önce müzakereler sürüyormuş görüntüsünü korumaktan gurur duyuyordu. Geçen yıl gazetecilere, "İlk saldırıyı İsrail yaptı. Çok güçlü bir saldırıydı. Bunun tamamen kontrolü bendeydi." demişti.
Şimdi aynı yöntem kendisine karşı uygulanıyor. İran, savaş alanını kasıtlı olarak Ürdün, Suudi Arabistan ve Yemen'e doğru genişletiyor. Bu ülkeler savaşın ilk ayında nispeten daha az etkilenmişti.
Devrim Muhafızları, yeni saldırılar halinde savaşın kapsamının genişletileceğini ve Yemen'deki Husilerin de Kızıldeniz'in girişini kapatmaya hazır olduğunu açıkladı.
Bunun sonucunda Husiler ile Suudi Arabistan arasındaki gerilim yeniden tırmandı. Bu durum küresel deniz ticaretinin bir diğer kritik boğazı olan Babu'l Mendeb'i de çatışmanın merkezine taşıyor.
Husiler, Sana Havalimanı'na düzenlenen son saldırıdan Riyad'ı sorumlu tuttu ve Suudi Arabistan'a füze saldırıları düzenleyerek dört yıldır devam eden ateşkesi tehlikeye attı. Pazartesi günü ise Suudi limanlarına "deniz ambargosu" uyguladıklarını duyurdular.
Bunun etkileri şimdiden görülmeye başlandı. Reuters'ın haberine göre Suudi petrolü taşıyan üç tanker salı günü Kızıldeniz'de geri dönerek Süveyş Kanalı yönüne hareket etti.
İran, kullandığı her yeni baskı aracıyla Trump'ın savaşının küresel maliyetini artırıyor. ABD'de benzin fiyatları yeniden galon başına 4 doların üzerine çıktı. Hürmüz Boğazı kapalı, çatışmalar sürerse Kızıldeniz de aynı duruma gelecek. ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth savaşın yalnızca Pentagon'a maliyetinin 37,5 milyar doları bulduğunu kabul etti. İran ve Körfez ülkelerinde oluşan zarar da hesaba katıldığında bu rakam rahatlıkla iki katına çıkabilir.
Dönüm noktası
Trump için tablo giderek "Bugün Aslında Dündü" filmini andırıyor. Geçen hafta yeniden İran'a kara harekâtı düzenlenmesi ihtimaline ilişkin dosyalar masaya yatırıldı.
The Wall Street Journal'ın haberine göre Trump, İran'ın en önemli petrol terminali olan Hark Adası'nın ele geçirilmesi, Pickaxe Dağı'ndaki tünel kompleksinin bombalanması ve enerji tesislerinin hedef alınması seçeneklerini değerlendirmek üzere Durum Odası'nda toplantı yaptı.
Ancak savaşın başlamasından bu yana geçen dört ay içinde ABD kamuoyunda önemli değişimler yaşandı. Amerikan halkı hem bu savaşa hem de İsrail'e giderek daha olumsuz bakmaya başladı.
Bu önemli mi? Evet.
Son anketlere göre savaş ABD tarihinde en az destek gören askeri girişimlerden biri haline geldi. Bağımsız seçmenlerin yüzde 77'si savaşın "buna değmediğini" düşünüyor. Cumhuriyetçilere yakın bağımsız seçmenlerin yüzde 63'ü de aynı görüşü paylaşıyor.
Vietnam Savaşı'nın kaybedildiği yer de cephe değil, Amerikan kamuoyuydu. ABD Başkanı Lyndon B. Johnson'ın savaşı kaybettiği dönüm noktası olarak tarihçiler Şubat 1968'i gösteriyor.
Tet Taarruzu sonrasında CBS'in en güvenilen sunucusu Walter Cronkite Vietnam'a gönderilmişti. Cronkite savaşın "çıkmaza saplandığını" söyleyince Johnson'ın, "Cronkite'ı kaybettiysem Orta Amerika'yı da kaybettim." dediği aktarılır.
Bugün benzer bir süreç yaşanıyor olabilir mi?
Trump Durum Odası'na giderken Başkan Yardımcısı JD Vance, ülkenin en etkili podcast yayıncılarından Joe Rogan ile üç saatlik bir söyleşi yapıyordu.
Eski bir televizyon sunucusu ve dövüş sporu yorumcusu olan Rogan, günümüz Amerikan muhafazakâr seçmeninin nabzını tutan isimlerden biri olarak görülüyor.
Vance, görevdeki bir başkan yardımcısının daha önce dile getirmediği üç önemli iddiada bulundu: Trump'ın İran'ı bombalayarak Hürmüz Boğazı'nı açamayacağını, İsrail'in hem kendisini hem de yürüttüğü müzakere sürecini bilinçli biçimde baltaladığını ve Jeffrey Epstein'ın Mossad bağlantıları bulunduğunu öne sürdü.
Vance, "İsrail sistemi içinde, Amerikan kamuoyunu manipüle ederek bu savaşı süresiz devam ettirmeye çalışan kişiler olduğunu hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde biliyoruz." dedi.
Değişen hava
Hürmüz Boğazı konusunda Vance, "Joe, karaborsadan 100 bin dolara birkaç drone alır, boğazdaki bir adaya yerleşir ve gemilere saldırırsın. Sonuç ne olur?" ifadelerini kullandı.
Ardından şu değerlendirmeyi yaptı:
"İran'la müzakere edilemez diyenlerin temel yanılgısı şu: Birkaç ucuz drone fırlatmaya hazır biri olduğu sürece gemi kaptanları 'Hayır, buradan geçmeyeceğiz.' diyecektir."
Joe Rogan, Walter Cronkite değil. Ancak Orta Amerika'nın ne düşündüğünü anlamak açısından bugün benzer bir işlev görüyor.
Gelecekte tarihçiler Amerikan kamuoyunun bu savaştan ve İsrail'den uzaklaşmaya başladığı anı ararsa, Vance-Rogan söyleşisi güçlü adaylardan biri olabilir.
Vance konuşmasında Trump'a bağlılığını özellikle vurguladı. Eleştirilerini ise Trump'ın ilk dönemindeki Başkan Yardımcısı Mike Pence'e yöneltti.
Ancak görevdeki bir başkan yardımcısının, başkanı savaş yürütürken aynı anda o savaşı kamuoyu önünde bu şekilde eleştirdiği başka bir örnek hatırlamak güç.
Vance geleceğini düşünüyor. Hem Cumhuriyetçi Parti'de hem de Demokrat Parti'de hızla değişen kamuoyu eğilimine göre pozisyon alıyor.
Haaretz'in haberine göre İsrail, Gazze ve İran savaşlarına ilişkin uluslararası algıyı değiştirmek amacıyla yaklaşık 100 milyon dolarlık propaganda kampanyaları yürüttü. Bu bütçenin bir kısmı Vance'i hedef alan çalışmalarda kullanıldı. Trump'ın eski kampanya yöneticilerinden Brad Parscale ile 45 milyon dolarlık lobi sözleşmesi imzalandı.
Time dergisi ise bu paranın bir bölümünün Vance'e saldıran sosyal medya fenomenlerine aktarıldığını yazdı.
Vance, "Time dergisinde yürüttüğüm anlaşmayı baltalamak için finanse edilen yabancı etki kampanyasını görünce ve bu parayı alan kişilerin bana tamamen dürüst olmayan saldırılar yaptığını öğrenince tek cevabım şu oldu: Cehenneme gidin." dedi.
"Ben Amerikan halkı için doğru olanı yapacağım. Ben önce Amerikalıları temsil ediyorum." ifadelerini kullandı.
Parscale ise İran anlaşmasına ya da Trump yönetimine karşı faaliyet yürüttüğü iddialarını reddetti.
Artan tepki
İsrail açısından bakıldığında bu 100 milyon doların etkili bir şekilde harcandığını söylemek zor.
Pew Research verilerine göre bugün Amerikalıların yüzde 60'ı İsrail hakkında olumsuz görüşe sahip. Bu oran 2022'de yüzde 42 idi.
Genç Demokratlarda olumsuz görüş oranı yüzde 62'den yüzde 84'e, genç Cumhuriyetçilerde ise yüzde 35'ten yüzde 57'ye yükseldi.
Tepki yalnızca gençlerle sınırlı değil.
Geçen hafta Temsilciler Meclisi'ndeki Demokrat üyelerin yaklaşık yarısı İsrail'e yapılan yardımların kesilmesi yönünde oy kullandı. Dışişleri Bakanlığı bütçesinden 3,3 milyar dolarlık yardımın çıkarılmasını öngören teklif 314'e karşı 104 oyla reddedildi. Ancak Politico bu oylamayı "sismik bir değişim" olarak nitelendirdi.
Eski Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi de yardımın azaltılması yönünde oy kullanan isimler arasındaydı.
Demokrat stratejist Lis Smith ise CNN'e yaptığı değerlendirmede Gazze'nin Demokrat seçmen açısından belirleyici bir mesele haline geldiğini belirterek, bunun temel nedeninin Netanyahu hükümetinin politikaları olduğunu ve Netanyahu'nun ABD-İsrail ilişkilerine onarılması güç zarar verdiğini söyledi.
Elbette bazı önemli gerçekler de var.
Cumhuriyetçi Parti içinde İsrail'e verilen güçlü destek devam ediyor. Demokratların önemli bir kısmı ise eleştirilerini doğrudan Netanyahu hükümetine yöneltiyor.
İsrail'deki son anketlere göre Netanyahu'nun koalisyonu yeniden iktidar olabilmek için gerekli çoğunluğun 10 sandalye gerisinde bulunuyor.
Eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot, Arap partilerinin desteğine ihtiyaç duymadan hükümet kurabilecek en güçlü aday olarak öne çıkıyor.
Batılı hükümetlerin yalnızca Netanyahu olmadığı için Eisenkot'a yönelmesi şaşırtıcı olmayacaktır.
Gazze'de oğlunu ve iki yeğenini kaybeden Eisenkot, Netanyahu'yu savaşı kişisel çıkarları uğruna uzatmakla suçladı.
Ancak Eisenkot'un Gazze, Lübnan ya da Suriye'den hızlı bir çekilme başlatacağını bekleyenler büyük hayal kırıklığı yaşayabilir.
Ellerinde Filistinli ve Lübnanlı sivillerin kanı bulunan isimlerden biri olarak kabul edilen Eisenkot, sivillere karşı orantısız güç kullanımını savunan Dahiye Doktrini'nin mimarı olarak biliniyor. İsrail'in Gazze ve Güney Lübnan'da uyguladığı askeri yöntemler de bu anlayışın genişletilmiş hali olarak değerlendiriliyor.
Tarih ayrıca İsrail'in her lider değişiminde elde ettiği toprak kazanımlarını koruduğunu gösteriyor.
Eski Başbakan Ariel Şaron 2005'te Gazze'deki 8 bin yerleşimciyi tahliye etmesini büyük bir başarı olarak sunmuştu. Ancak aynı yıl Batı Şeria'daki Yahudi yerleşimci sayısı 12 binden fazla arttı.
Ertelenen ayrışmalar
Şimdilik yön belli görünüyor ve bu yön İsrail'in aleyhine işliyor.
Değişen yalnızca kamuoyu değil.
İran da değişti.
Artık saldırının İran halkını rejime karşı ayaklandırmak yerine tam tersine rejimin etrafında kenetlediği açık biçimde görülüyor.
Ocak ayında protestolara katılan ve daha sonra sert şekilde bastırılan birçok kişi de bugün ulusal kriz karşısında ülkenin yanında duruyor.
Bu ayrılıklar ortadan kalkmadı; yalnızca ertelendi.
İranlı akademisyen ve eski diplomat Vali Nasr bu durumu şöyle özetliyor:
"Meselenin özü boğaz. Sorun memorandumdaki birkaç madde ya da yanlış anlamalar değil. ABD bu süreyi nefes almak, yeniden toparlanmak, İran'ın Lübnan'daki ve Hürmüz'deki kozlarını zayıflatmak ve vaat ettiği ekonomik kazanımları gerçekten vermemek için kullanmak istiyor."
Nasr sözlerini şöyle sürdürdü:
"Her iki taraf da güç dengesini değiştirmeye çalışıyor. İran, ABD'yi Hürmüz üzerindeki kontrolünü kabullenmeye zorlamak istiyor. ABD ise saldırılarla İran'ın geri adım atmasını ve masadaki şartları kabul etmesini sağlamaya çalışıyor."
Nasr'a göre bu yaklaşım Trump'ın başından beri izlediği çizgiyle uyumlu:
"Ben gerçekten müzakere etmek istemiyorum. Ben şartlarımı dayatmak istiyorum. Eğer elinizde bir koz olduğunu düşünüyorsanız, onu yok ederim."
ABD'nin Vietnam'da kazanamayacağını anlaması ile ülkeden tamamen çekilmesi arasında yedi yıl geçmişti.
Umarız Trump'ın da İran'da ve daha geniş anlamda Ortadoğu'da kazanamayacağını anlaması bu kadar uzun sürmez.
Middle East Eye'da yayınlanan bu içerik Mepa News okurları için tercüme edilmiştir. Yazıda yer alan ifadeler Mepa News'in editöryel politikasını yansıtmayabilir.