Çağdaş küfür düzeninin anlaşılmasında Seyyid Kutub'un rolü
İman ile küfür arasındaki mücadele, ilk insan ve ilk peygamber olan Âdem aleyhisselam'dan bugüne kadar devam etmektedir. Bu mücadelede nice ümmetler gelip geçmiş, bu ümmetlerin içerisinden çıkan birçok hak önderi insanları sebata, imana ve cihada davet etmiştir.
Allah azze ve celle, peygamberlerin arkasında kendi yolunda yılmadan çarpışan bu Allah erleri hakkında şöyle buyurmuştur:
"Nice peygamberler var ki kendileriyle beraber birçok Allah dostu çarpıştı da bunlar Allah yolunda başlarına gelenlerden yılmadılar, zaafa düşmediler, boyun eğmediler. Allah, sabredenleri sever. Onların sözleri ancak 'Rabbimiz! Bizim günahlarımızı ve işimizdeki taşkınlıklarımızı bağışla ve ayaklarımızı sabit kul. Kafirler topluluğuna karşı bize yardım et' demekten ibaretti. Allah da onlara hem dünya nimetini hem de ahiretin güzel mükafatını verdi. Allah güzel davrananları sever." (Al-i İmran Suresi, 146-148'inci ayetler)
Çağımızda küfür anlayışları farklı formlara bürünmüş durumda. Sadece açık bir inkarla sınırlı kalmayan küfür zihniyeti kendisini farklı biçimler ve kisvelerde gösteriyor. Özellikle İslam aleminin askeri olarak işgal edilmesi ve İslam topraklarında küfür rejimlerinin tesisiyle birlikte, Müslüman kitleler de küfrün farklı formları karşısında bilinçsizleşmiş vaziyette. Öyle ki bugün insanlar küfür, şirk, ilhad, zalim, tağut denince neyin ne olduğunu anlayamıyor, iman ile küfrü birbiriyle karıştırıyor.
Bugünün küfür düzeni aslında münafıkça bir düzen. Küfrünü açıkça ifade etmek yerine onu modernlik, milliyetçilik, çağdaşlık, istikrar, otorite gibi formlar altında gizliyor. Bu sebeple Müslüman kitleler bu küfür düzenine karşı gereken refleksleri gösteremiyor. Küfür düzeni net olarak anlaşılamadığı için, Müslüman kitlelerin bu düzenlere karşı gereken şekilde vela-bera akidesini sergileyemediğine tanıklık ediyoruz. Müslümanlar bu düzenlerden gerektiği gibi beri duramıyor, bilakis bunlara karşı dostluk besliyorlar. Birleşmiş Milletler gibi küresel tağutlardan tutun da ülkelerimizi yöneten kukla liderlere kadar tüm zalimlerden beri durmamız gerekirken bazı Müslümanları bu çizgide bulamıyoruz.
Bu durum, Seyyid Kutub gibi, çağdaş küfür düzenlerinin hakikatini izah eden önderlerin eserleriyle yolu hiç kesişmemiş Müslümanlarda da kendini sıkça gösteriyor. Maalesef bu kimselerden bazılarının kukla liderlere ve rejimlerine sempati beslediğini veya küfür düzenlerinden medet umduğunu da görebiliyoruz.
Benzer şekilde, çağımızın cahiliye düzeninin anlaşılması konusunda da önemli eksiklerimiz bulunuyor. Bu düzenin bir cahiliye düzeni olduğunu fark etmiyor, sanki sıradan bir hayat yaşıyormuş gibi bilinçsiz hareket ediyoruz.
Seyyid Kutub kimdi?
Şehid Seyyid Kutub, yazdığı bir kitabının ismi gibi, "köyden bir çocuk"tu. İslam alemindeki yüz binlerce farklı köyden birinde doğmuş, İslam'ın evlatlarından biriydi. Ancak Allah azze ve celle kendisini, çağımızda İslam'ın, İslam'ın küfre meydan okuyuşunun, cihadın yerinden dirilmesinin vesilelerinden birisi kılacaktı.
1906 yılında Asyut yakınlarında dünyaya gelen Kutub iyi bir İslami eğitim aldı ve henüz çocuk yaşta Kur'an-ı Kerim hafızı oldu. Gençlik yıllarında bir dönem farklı düşüncelere meyletmiş olsa da 1939 yılı sonrasında tekrar İslami mücadelenin içerisine yöneldi. İslam'ın hakimiyeti, Haçlı-Yahudi düzeninin yıkılması için verilen savaşın tam göbeğinde yer almaya başladı.
Mısır bu dönemde İslam aleminin en kalabalık ve en aktif coğrafyasıydı. Zamanla büyüyen İslami harekete ev sahipliği yapan bu güzel belde, Müslümanların umutlarından biriydi. Canlı bir İslami çalışma atmosferi içerisinde Mısırlı Müslümanlar bir yandan İsrail'e, diğer yandan da kendilerini baskı altında tutan rejimlerine meydan okuyorlardı. Şehid Kutub'un İslami hareket içerisine girdiği yıllar, İslam ümmetinin küresel küfür düzeninin istilasına maruz kaldığı yıllardı. İslam toprakları tamamen işgal edileli ve İslam hilafeti yıkılalı yaklaşık 15 sene olmuştu. Bu hal içerisinde Müslümanlar yeniden toparlanmak, dış işgalcileri ve onların kuklalarını yok etmek için harekete geçmişlerdi.
Seyyid Kutub bir yandan İslami hareketin gençlerine eğitim vererek, bir yandan makale ve kitaplar kaleme alarak, Müslümanları beklenen bu büyük cihada hazırladı. Bu uğurda işkence ve zindana katlandı. 1954 yılından 1964 yılına kadar 10 sene boyunca cezaevinde tutulduktan sonra kısa bir süre serbest kaldı. Ancak 1965 yılında "Yoldaki İşaretler" isimli eseri gerekçe gösterilerek tekrar hapsedildi. Tağuti Mısır rejimi bu süreçte kendisine özür dilemesi karşısında af teklifinde bulunduğunda Kutub'un cevabı açıktı:
"Eğer idamı hak etmiş olarak hakkın emri ile ipe çekiliyorsam buna itiraz etmek haksızlıktır. Eğer batılın zulmüne kurban gidiyorsam, batıldan merhamet dileyecek kadar alçalamam."
Seyyid Kutub, 29 Ağustos 1966 günü Mısır'ın başkenti Kahire'de idam edilerek şehid edildi. İnna lillahi ve inna ileyhi raciun.
Şehid Kutub, inandığı fikirlerin bedelini canıyla ödedi ve ortaya koyduğu fikirleri bizzat kendi kanıyla imzaladı.
Tıpkı kendisinin de söylediği gibi:
“Şüphesiz ki kalem sahipleri pek çok şey yapabilir ve yazabilirler, ancak fikirlerinin yaşaması uğruna ölmeleri şartıyla. Düşüncelerini, bedenleri ve kanlarıyla beslemeleri şartıyla... İnandıkları şeylere 'bu haktır' deyip, kanlarını bu hak uğruna feda etmeleri şartıyla. Muhakkak ki fikirlerimiz ve sözlerimiz cansız cesetler olarak kalmaya devam edecektir, ta ki bunlar uğruna ölünceye ya da kanlarımızla bunları besleyip canlandırarak hayat sahipleriyle bunları yaşatıncaya kadar."
Şehid Kutub küfür düzeninin yüzünü ifşa etti
Şehid Seyyid Kutub çok yönlü bir yapıya sahipti. Bugün, örneğin eseri Fi Zilali'l Kur'an'ı okurken, bu çok yönlülüğü görmemiz mümkün. Şehid Kutub burada sadece bir İslam önderi olarak değil, aynı zamanda adeta bir sosyolog, bir psikolog, bir tarihçi olarak çağdaş küfür düzeninin sanki röntgenini çekiyor ve bu düzeni bizlere anlatıyordu.
Evet... Şehid Kutub, içerisinde yaşadıkları küfür sistemini Müslümanlara tüm detaylarıyla anlattı. Çağımızdaki düzenin hilelerini açığa çıkardı. Bu düzeni Allah azze ve celle'nin kelamı, O'nun dini ışığında izah etti. Haçlı-Yahudi küfür düzenini ve onlara kulluk eden iş birlikçi tağutları gözler önüne serdi. Kafir tağutların ceberrut psikolojisini gösterdi.
Kutub'un sadece şu sözü bile, bizlere çağımızdaki küfür düzenini ne kadar güzel özetliyor:
"Şu gördüğünüz Arap ordularının varlığı İslam'ı ve Müslümanları korumak ve onları savunmak için değildir. Tam aksine bu ordular sizi, çocuklarınızı ve kadınlarınızı öldürmek içindir, Yahudilere karşı tek bir kurşun bile sıkmayacaklardır."
İşte bu tespiti 60 yıl önce yapabilmek, bu tespiti 60 yıl önceden görebilmek basit bir iş değildir. Şehid Kutub bu hakikatleri sadece görmekle kalmamış, İslam ümmetine de göstermiş ve bunun için canıyla bedel ödemiştir.
Bugün bizler bu konuları kolayca konuşabiliyor ve anlayabiliyoruz. Bugün bizim için Arap rejimleri gibi kukla rejimlerin küfrünü ve ihanetini anlamak ve anlatmak oldukça kolay. Ancak 60 yıl önce bunu yapabilmek cesaret, feraset, basiret ve hikmet gerektirirdi. Kutub bu sözleri, kendisini idam eden Mısır rejimi İsrail'e karşı göstermelik bir savaş içerisindeyken söylemişti. Ancak geçen yıllar, bu savaşların göstermelik olduğunu ve küfür rejimlerinin İsrail ile hiçbir sorunu olamayacağını ortaya çıkardı. Şehid Kutub, bu hakikatleri ilk kez dile getirendi. Bizim düşünce dünyamıza bu hakikatleri armağan eden bizzat kendisiydi. Bizler bu düşünceler, bu hakikatler zihin dünyamıza kesin ve kalıcı olarak yerleşmiş bir şekilde doğduk ve büyüdük. Şehid Kutub ve onun gibi önderler vesilesiyle...
Şehid Kutub yazıları, eserleri ve hususi dersleriyle yeni bir çağın temelini attı. Yetiştirdiği gençler, kendisinin uğrunda bedel ödediği hakikatin savaşını hem Mısır'a hem de diğer İslam beldelerine taşıdılar. Tora Bora Dağları'nın zirvelerinden Yemen'in sıcak kumlarına, Kafkas Dağları'nın karlı doruklarından Bosna'nın ormanlarına, Gazze'nin sokaklarından Türkistan'ın kubbelerine kadar bu hakikati yaydılar.
Allah azze ve celle Şehid Kutub'u kabul buyursun, bizlere de onun yolundan gidecek cesareti nasip eylesin.
Muhammed Eyüp tarafından kaleme alınan bu değerlendirme Nebevi Hayat dergisinin 2026 yılı Haziran ayı sayısında yayınlanmıştır. Değerlendirmede yer alan ifadeler yazarın kendi görüşleridir ve Mepa News'in editöryel politikasını yansıtmayabilir.