Halid Abdurrahman

Halid Abdurrahman

İslam dünyasındaki diğer yönetimler gibi İran'ın da Filistin maskesi düştü

İslam dünyasındaki diğer yönetimler gibi İran'ın da Filistin maskesi düştü

İran ile ABD arasında başlayan yeni müzakere süreci, yalnızca iki ülke arasındaki ilişkilerin geleceğine dair değil, İran'ın yıllardır inşa ettiği siyasi söylemin mahiyetine dair de önemli sorular ortaya çıkardı.

Yaklaşık yarım asırdır Filistin meselesini dış politikasının merkezine yerleştirdiğini söyleyen İran, bugün Filistin genelinde ve Gazze özelinde tarihin en büyük krizlerinden biri yaşanırken kritik bir tercih yapmak zorunda kaldı. Ve görünen o ki Tahran'ın tercihleri ile yıllardır ürettiği söylem arasında ciddi bir mesafe var.

Devrimden bu yana değişmeyen söylem

1979 devriminden sonra Filistin meselesi Tahran yönetiminin en önemli siyasi araçlarından biri haline geldi.

"Kudüs Günü", "direniş ekseni", "Büyük şeytan Amerika", "Mescid-i Aksa'nın kurtuluşu" gibi kavramlar yıllar boyunca İran'ın bölgesel propagandasının merkezinde yer aldı. Bu söylem sadece İsrail karşıtlığı üretmedi. Aynı zamanda İran'a, mezhebi sınırlarını aşan bir meşruiyet alanı da sağladı. Filistin davasına sahip çıktığını söyleyen bir yönetim, İslam dünyasının farklı kesimlerine ulaşabiliyor ve bölgesel nüfuzunu genişletebiliyordu.

Ancak siyasi söylemler en çok kriz dönemlerinde test edilir.

Bugün de İran'ın Filistin söylemi tam olarak böyle bir sınavla karşı karşıya geldi ve bunu kaybetti.

Gazze yanarken masada ne konuşuldu?

İsrail'in Gazze'ye yönelik soykırım savaşı üçüncü yılına girmek üzere. On binlerce insan İsrail saldırılarında hayatını kaybetti, yüz binden fazlası yaralandı ve Gazze'nin büyük bölümü yıkıldı. Açlık, abluka ve zorla yerinden etme politikaları gündelik hayatın parçası haline geldi.

İsrail ordusu Gazze Şeridi'nin en az yüzde 60'ını işgal eder vaziyette.

Tam da böyle bir dönemde İran ile ABD arasında yeni bir müzakere süreci başladı. Doğal olarak birçok kişi şu soruyu sordu: Yıllardır Filistin davasının bayraktarlığını yaptığını söyleyen İran, bu görüşmelerde Gazze için ne talep etti?

Bugüne kadar kamuoyuna yansıyan tabloya bakıldığında bu soruya verilecek cevap kocaman bir "sıfır".

Çünkü müzakerelerde İran'ın önceliklerinin Gazze'den ziyade kendi güvenliği, bölgesel nüfuzu ve özellikle Hizbullah'ın geleceği etrafında şekillendiği görülüyor. Yani Gazze'nin adı bile geçmiyor.

Bu durum, İran'ın gerçek kırmızı çizgilerinin ne olduğunu da en net haliyle ortaya koydu.

Filistin mi, Hizbullah mı?

Tahran rejimi yıllardır Filistin meselesini mezhepler üstü bir dava olarak sundu. Gerçekten de bu söylem sayesinde İran, yalnızca Şii çevrelere değil, farklı kesimlere de hitap edebildi. Ancak sahadaki tabloya bakıldığında İran'ın stratejik önceliklerinin farklı olduğu görülüyor.

Gazze, İran için önemli bir propaganda alanı olabilir. Filistin meselesi İran'ın bölgesel söyleminin temel unsurlarından biri olabilir. Ancak Hizbullah söz konusu olduğunda durum değişiyor. Çünkü Hizbullah yalnızca bir müttefik değil, İran'ın onlarca yıl boyunca inşa ettiği bölgesel nüfuz sisteminin en önemli parçalarından biri.

Bu nedenle Tahran'ın Hizbullah konusunda gösterdiği hassasiyet ile Gazze konusunda gösterdiği hassasiyet aynı düzeyde değil. Sorulması gereken soru da tam olarak burada ortaya çıkıyor:
Eğer Filistin gerçekten İran'ın en temel davasıysa, neden bu dava kritik müzakere masalarında öncelikli gündem maddelerinden biri haline gelmiyor, hatta ismi dahi anılmıyor?

Sloganlar ve gerçekler

Gazze savaşı yalnızca bölgesel dengeleri değiştirmedi. Aynı zamanda birçok siyasi söylemi de test etti.

Bugün sadece İran değil, İslam dünyasının farklı bölgelerindeki birçok yönetim benzer bir sınavla karşı karşıya. Filistin konusunda en sert açıklamaları yapan siyasilerin önemli bölümü, konu somut fedakarlıklar yapmaya geldiğinde sürekli geri adım attı.

Bu nedenle Gazze savaşı belki de en çok sloganlar ile gerçekler arasındaki mesafeyi görünür hale getirdi.

Yıllardır tekrar edilen söylemler, ilk kez bu kadar ağır bir kriz ortamında gerçek politikalarla karşılaştırılma imkanı buldu. Ancak iktidarlarını düşünen yöneticiler hiçbir adım atmadılar.

İran bugün halen Filistin söylemini sürdürüyor.

Ancak artık asıl tartışma bu söylemin ne kadar güçlü olduğu değil, ne kadar samimi olduğudur.

Çünkü Gazze'de tarihin en ağır felaketlerinden biri yaşanırken ortaya çıkan tablo, İran'ın önceliklerinin Filistin'den çok kendi ideolojik çıkarları etrafında şekillendiğini gösteriyor.

Belki de bu nedenle bugün sorulması gereken soru İran'ın neden Gazze için bir şey yapmadığı değildir.
Asıl soru, yarım asırdır Filistin davasının bayraktarlığını yaptığını söyleyen bir rejimin, tarihi bir fırsat ortaya çıktığında neden Gazze'yi ve Filistin'i öncelikleri arasına koymadığıdır.

Bu soruya verilecek cevap, yalnızca İran'ın dış politikasını değil, yıllardır inşa edilen Filistin söyleminin gerçek mahiyetini de ortaya koyacaktır.


Bu değerlendirmede yer alan ifadeler yazarın kendi görüşleridir ve Mepa News'in editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı toplam 677 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Yorumların her türlü cezai ve hukuki sorumluluğu yazan kişiye aittir. Mepa News, yapılan yorumlardan sorumlu değildir. Her bir yorum 600 karakterle (boşluklu) sınırlıdır.
1 Yorum
Halid Abdurrahman Arşivi