ABD'nin Venezuela hamlesi: Güç, petrol ve itaat siyaseti üzerine bir okuma
Amerika Birleşik Devletleri, modern dünyada “hukuk”, “demokrasi” ve “insan hakları” söylemini en çok dillendiren aktörlerden biri olmasına rağmen, fiiliyatta bu kavramları en sık ihlal eden güç olarak tarih sahnesinde yerini aldı. Venezuela’ya yönelik küstahça, pervasız ve meydan okur biçimde icra edilen son saldırı ve kuşatma siyaseti, bu çelişkinin yeni bir örneğidir. Operasyonun dili de zamanlaması da, ABD’nin artık gerekçeye, iknaya ya da uluslararası mutabakata ihtiyaç duymadan hareket edebilecek kadar kendinden menkul bir güç algısına yaslandığını göstermektedir.
Chomsky’nin sıkça vurguladığı gibi, ABD dış politikası “niyet beyanları” üzerinden değil, ele geçen sonuçlar üzerinden okunmalıdır. Ona göre Washington’un müdahaleleri, kamuoyuna “özgürleştirme” olarak sunulsa da fiiliyatta “itaat üretme” mekanizmalarıdır. Chomsky, Hegemony or Survival adlı çalışmasında ABD’nin küresel düzeni “rıza üretimi” ve “zor” ikiliği üzerinden ayakta tuttuğunu, hukuk dilinin ise çoğu zaman bu zorun makyajı işlevi gördüğünü belirtir. Bu tespit, Venezuela bağlamında da birebir geçerlidir.
Meşruiyet arayışı olmayan imparatorluk
ABD’nin savaş pratiği, meşruiyete değil, menfaatlerin sürekliliğine dayanır. İmparatorluklar tarih boyunca fetihlerini “haklı nedenler” ile süslerdi, modern imparatorluk ise buna bile ihtiyaç duymaz. Bir ülkenin ya da grubun “tehdit” olarak kodlanması, çoğu zaman medya-manipülasyon ve diplomatik baskıyla birkaç ayda tamamlanır. Hukuk ise güçten sonra gelir, hatta çoğu zaman gücün gerisinden sürüklenir.
Bu noktada Irak Savaşı ibretliktir. Saddam Hüseyin’in elinde “kitle imha silahları” olduğu iddiası, küresel kamuoyunu ikna etmek için dolaşıma sokuldu, sonra bunun yalan olduğu işgalci güç tarafından bizzat itiraf edildi. Ancak yıkılan ülke, parçalanan toplum ve milyonlarca mağdur için geri dönüş olmadı. Saddam Hüseyin’in devrilmesi “demokrasi” getirmedi, aksine, kontrolü ABD misyonlarında olan periyodik mezhep savaşları ve kalıcı istikrarsızlık üretti. Bu örnek, ABD’nin işgal için gerçek bir gerekçeye ihtiyaç duymadığını açıkça gösterir.
Aynı şablonun daha erken ve daha kanlı bir versiyonu Vietnam Savaşı’dır. “Komünizmle mücadele” bahanesiyle yürütülen bu savaşta, milyonlarca sivil kimyasal silahlarla katledildi. Ormanları yok eden Portakal Gazı (Agent Orange), yalnızca bir katliam silahı değil, kuşaklar boyu süren sakatlıkların ve ekolojik yıkımın adı oldu. ABD, Vietnam’ı “kurtarmak” için işgal ettiğini iddia ederken, geriye yakılmış köyler ve katledilmiş insanlar bıraktı. Irak ve Vietnam -biri 21. yüzyılın başında, diğeri Soğuk Savaş’ın zirvesinde- ABD’nin bahane üretme kapasitesinin zamana göre değiştiğini, fakat yıkıcı sonuçlarının değişmediğini kanıtlar.
Petrol ve dolar: Savaşın sessiz motorları
ABD söz konusu olduğunda “demokrasi” söylemi bir paravandır. Venezuela’nın devasa petrol rezervleri, ABD’nin iştahını kabartan temel unsurdur. Ancak mesele yalnızca petrol değildir. Küresel finans düzeninde doların rezerv para konumunun sürdürülmesi, ABD dış politikasının kırmızı çizgisidir. Enerji ticaretinin dolar dışı kanallara kayması, Washington için stratejik bir tehdittir. Doların enerjiyle kurduğu simbiyotik ilişki, askeri gücün ekonomik güce, ekonomik gücün de askeri baskıya dönüşmesini sağlar.
Bu noktada iktisatçı Michel Chossudovsky şu tespiti yapar:
“ABD’nin askeri müdahaleleri, çoğu zaman serbest piyasa ve demokrasi söylemiyle maskelenmiş ekonomik savaşlardır.” (Kaynak: The Globalization of War, Global Research, 2015)
Bu bağlamda Venezuela’nın Çin ile geliştirdiği enerji, altyapı ve finans ilişkileri, ABD açısından “kabul edilemez” bir meydan okumadır. Rusya ile savunma ve enerji alanındaki yakınlaşma da aynı şekilde Washington’un kırmızı çizgileri arasındadır. Ancak tam da bu noktada kritik bir çelişki ortaya çıkmıştır: Çin ve Rusya, Venezuela ile uzun süredir stratejik ortaklıklar kurmalarına rağmen, ABD’nin son operasyonunun ardından Maduro’ya fiili bir sahiplenme göstermemiş, yalnızca diplomatik kınama açıklamalarıyla yetinmiştir. “Çok kutuplu dünya” söylemiyle ABD hegemonyasına alternatif olduklarını iddia eden bu iki güç, sahada ABD’ye karşı en küçük bir caydırıcı adım dahi atamamıştır. Bu durum, çift kutuplu ya da çok kutuplu dünya iddialarının, kriz anlarında nasıl retorik bir süs olmaktan öteye geçemediğini göstermiştir.
Avrupa’nın sessizliği: İnsan hakları söyleminin iflası
Bu tablo tamamlanmadan önce, Avrupa Birliği’nin tutumuna daha geniş bir parantez açmak gerekir. Avrupa, kendisini küresel ölçekte “insan haklarının hamisi”, “hukukun vicdanı” olarak pazarlamayı sever. Ne var ki söz konusu ihlaller başta ABD olmak üzere kendi müttefikleri tarafından işlendiğinde, bu yüksek sesli ahlaki söylem utanç verici bir sessizliğe, hatta örtük bir onaya dönüşür. Venezuela operasyonu sırasında Avrupa başkentlerinden yükselen cılız açıklamalar, insan hakları maskesinin menfaatlerle sınırlandığını bir kez daha gözler önüne sermiştir.
Bu sessizlik, basit bir korkaklık değil, daha derin bir aşağılanmayı kabullenme halidir. ABD’nin hukuku ayaklar altına almasına karşı tek bir somut adım atmayan Avrupa elitleri, aslında kendi iddia ettikleri değerlerin karikatürü haline gelmiştir. Sessiz kalan bu ülkeler, nezdinde “insan hakları” yalnızca zayıflara karşı kullanılan bir sopa, güçlüye karşı ise ceplerine sakladıkları kırılgan bir cam parçasıdır.
Bu çelişki, eleştirel teorinin kurucu isimlerinden Jürgen Habermas’ın “meşruiyet krizi” kavramıyla okunabilir. Habermas, modern siyasal düzenlerin maske (normatif) iddialarıyla pratikleri arasındaki uçurumun, sistemi içeriden aşındıran bir tahtakurusu görevi gördüğünü belirtir:
“Hukuk devleti söylemi, güç politikalarının örtüsü haline geldiğinde meşruiyet kaçınılmaz olarak çöker.” (Kaynak: Legitimation Crisis, Beacon Press, 1975)
Avrupa’nın ABD karşısındaki suskunluğu, bu meşruiyet krizinin güncel ve ibretlik bir tezahürüdür.
İnsanlık suçları: Sessizce normalleştirilen şiddet
ABD’nin sicili kabarıktır: sivil ölümler, yaptırımlarla açlığa mahkûm edilen halklar, rejim değişikliği operasyonları… Yaptırımlar “silahsız” görünür, oysa sağlık, tarım ve genel gıda sistemlerini çökertir, çocukları ve yaşlıları vurur. Bu, yavaş ilerleyen bir savaş biçimidir. Chomsky’nin yıllardır vurguladığı gibi, bu şiddet biçimleri medya tarafından görünmez kılınır, kurbanlar istatistiğe indirgenir.
Bu başlık altında William Blum’a özel bir yer ayırmak gerekir. Blum, ABD emperyalizmini içeriden, yani Batı’nın kendi entelektüel geleneği içinden teşhir eden nadir isimlerdendir. Onun meşhur eseri Killing Hope, ABD’nin II. Dünya Savaşı’ndan sonra yürüttüğü askeri ve istihbari müdahalelerin adeta bir dökümüdür. Blum şöyle der:
“ABD, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, dünya tarihinde başka hiçbir devletin yapmadığı kadar çok hükümeti devirmiştir.” (Kaynak: Killing Hope: U.S. Military and CIA Interventions Since World War II, 2003)
Blum bu tespiti daha da ileri taşır:
“Washington’un gerçek korkusu diktatörlükler değil, kontrol edemediği bağımsızlıklardır.” (Kaynak: Rogue State: A Guide to the World’s Only Superpower, 2005)
Bir başka yerde ise şu cümleyi kurar:
“ABD dış politikası, ahlaki değerlerden değil, şirket kârlarından ve jeostratejik hesaplardan beslenir.” (Kaynak: Freeing the World to Death, 2004)
Blum’un şu saptaması, Venezuela bağlamını doğrudan aydınlatır:
“Bir ülke kendi kaynaklarını halkının yararına kullanmaya kalktığında, ABD bunu ‘tehdit’ olarak tanımlar.” (Kaynak: America’s Deadliest Export: Democracy, 2013)
Blum’un çalışmaları, Venezuela’ya yönelik baskının bir sapma değil, Latin Amerika boyunca süren uzun bir zincirin yeni halkası olduğunu gösterir: Guatemala, Şili, Nikaragua ve daha niceleri… Bu müdahalelerin ortak noktası, ABD çıkarlarına uymayan her bağımsızlığın “tehdit” ilan edilmesidir.
Venezuela halkına eleştiri: direnç meselesi
Burada rahatsız edici ama gerekli bir eleştiri yapmak zorundayım: Venezuela toplumu, bu saldırganlığa karşı beklenen ölçekte bir direnç üretemedi. Tarih, işgallerin yalnızca tanklarla değil, itaatin içselleştirilmesiyle başarıya ulaştığını gösterir. Elbette ekonomik kuşatma, yoksulluk ve iç bölünmeler direnci zayıflatır. Ancak emperyal saldırılar, en çok kararsızlık ve bekleme anlarında sonuç alır. Bu bir suçlama değil, acı bir tespittir.
Bu noktada filozof Slavoj Žižek’in tespitleri özel bir önem taşır. Žižek, çağdaş emperyal şiddetin “insani müdahale” söylemiyle nasıl normalleştirildiğini şu sözlerle açıklar:
“En tehlikeli şiddet biçimi, kendisini şiddet olarak sunmayan şiddettir.” (Kaynak: Violence: Six Sideways Reflections, Picador, 2008)
Žižek başka bir yerde ise şunu ekler:
“Batı’nın ahlaki dili, çoğu zaman kendi çıkarlarını evrensel bir zorunluluk gibi sunmanın aracıdır.” (Kaynak: Welcome to the Desert of the Real, Verso, 2002)
Benzer bir eleştirel damar, Kuveytli düşünür Abdullah Nefisi’de de görülür. Nefisi, ABD’nin İslam dünyası üzerindeki etkisini değerlendirirken şunu söyler:
“Amerika, halkların rızasını değil, elitlerin teslimiyetini satın alır. Direnç zayıfladığında işgal kaçınılmaz olur.” (Kaynak: Abdullah Nefisi, konferans konuşmaları ve makaleleri, 2000’ler)
Bu bağlamda iktidar ve bilgi ilişkilerine dikkat çeken Michel Foucault’nun tespiti de önemlidir:
“İktidar, yalnızca baskı yoluyla değil, doğruyu tanımlama gücüyle işler.” (Kaynak: Power/Knowledge, Pantheon Books, 1980)
Emperyalist zamanlama: İstedikleri an, istedikleri yerde
Emperyal güçler, takvimlerini kimseye sormaz. Uygun medya iklimi, diplomatik zemin ve askeri hazırlık oluştuğunda saldırı gelir. Bugün Venezuela, dün Irak ve Vietnam, Afganistan, Libya, yarın başka bir ülke… Bu süreklilik, “istisna” değil yapısal bir kuraldır. Uluslararası hukuk, güçlüler için esnek, zayıflar için bağlayıcıdır. Hukukun askıya alındığı bu anlar, emperyalizmin gerçek yüzünü ele verir.
Bu noktada Frankfurt Okulu’nun önemli isimlerinden Herbert Marcuse’nin uyarısı hatırlanmalıdır:
“Gelişmiş endüstriyel toplumlarda baskı, özgürlük söylemi içinde yeniden üretilir.” (Kaynak: One-Dimensional Man, Beacon Press, 1964)
Fehmi Huveydi, Mısırlı gazeteci ve düşünür olarak Arap dünyasında uzun yıllardır emperyalizm eleştirisiyle tanınır. Huveydi, ABD müdahalelerini değerlendirirken şunu yazar:
“Amerika, düzen getirdiğini söylediği her yere önce kaos, sonra bağımlılık ihraç eder.” (Kaynak: Fehmi Huveydi, çeşitli köşe yazıları ve makaleler)
Yazıda yer vermek istediğim bir diğer isim olan Abdulbari Atwan, Filistin kökenli, Londra merkezli El-Kuds El-Arabi gazetesinin kurucusu ve eski genel yayın yönetmenidir. Atwan, ABD’nin küresel stratejisini değerlendirirken şu cümleyi kurar:
“Amerika, dostluk kurmaz, geçici kullanımlar üretir. İşlevi biten herkes gözden çıkarılır.” (Kaynak: Abdulbari Atwan, The Secret History of Al-Qaeda ve köşe yazıları)
Bu gazetecilerin ortak noktası, ABD gücünü uzaktan teorize edenler değil, onun sonuçlarını yakından gözlemleyen tanıklar olmalarıdır.
Sonuç: ABD ile yol arkadaşlığı neden tehlikelidir?
Bu tablo, net bir sonuca götürür: ABD’ye güvenmek, zehirli bir yol arkadaşlığıdır. Dün müttefik olanlar, bugün hedefe dönüşebilir. Sözler değişir, çıkarlar değişmez. “Ortaklık” vaadiyle başlayan ilişkiler, çoğu zaman bağımlılık ve teslimiyetle biter. Irak’ın, Vietnam’ın ve bugün Venezuela’nın yaşadıkları, aynı zincirin farklı halkalarıdır.
Güce yaslanan bir düzen, er ya da geç yeni kurbanlar ister. ABD’nin hikâyesi, bunu defalarca kanıtladı. Bu yüzden mesele yalnızca Venezuela değildir, mesele, kiminle yürüdüğümüz ve hangi bedeli göze aldığımız meselesidir. ABD ile birlikte hareket etmenin, kısa vadeli kazanımlar uğruna uzun vadeli felaketleri davet etmek olduğu artık tarihsel bir sabittir. Güven, güçlülerin söyleminde değil, tarihin acı bilançosunda aranmalıdır.
Bu değerlendirmede yer alan ifadeler yazarın kendi görüşleridir ve Mepa News'in editöryel politikasını yansıtmayabilir.