Alet işler el övünür
Sık ve tedirgin adımlarla evine yürüyordu. Aklı, sabah evden çıkarken geride bıraktığı eşinde ve dört küçük çocuğundaydı. Hayat ile ölüm arasındaki çizginin neredeyse kaybolduğu böylesi günlerde onlardan birkaç saat bile ayrı kalmak kendisine zor geliyordu.
Sokağın köşesinden döndükten sonra birkaç yüz metre ötede evini yerli yerinde görmesiyle beraber yüzüne buruk bir gülümseme yerleşti.
Ancak bu gülümseme, tüm sokakları dolduran bir savaş uçağının sesiyle hemen sönüp gidecekti.
Uçağın sesinin gelip geçmesi, tiz bir ıslığı andıran bir bombanın süzülüşü ve kulakları yırtan bir patlama sesinin duyulması, hepsi yalnızca birkaç saniye içerisinde olup bitti. Kendini yere atacak, ellerini kulaklarıyla tıkayacak bir vakti bile olmamıştı.
Tozlar dağıldığında, az evvel gördüğü evinin artık ayakta olmadığını, bir enkaz haline geldiğini dehşetle fark etti. Uçağın attığı bomba binanın temelini hedef almış, beş katlı binayı bir moloz yığınına çevirmişti.
Dehşet içerisinde, dizlerinin bağının çözülmüş olmasını aklına bile getiremeden, evine doğru koşmaya başladı. Birkaç yüz metrelik mesafe sanki kilometrelere dönüşmüştü, ne kadar hızlı koşsa da yol sanki hiç bitmeyecekmiş gibi hissetti.
Enkazın başına geldiğinde durumun tahmin ettiğinden de kötü olduğunu fark etti. Eşi ve dört evladının bu tonlarca beton yığınının altından sağ çıkmasının mümkün olmayacağını anlasa da kalbi buna inanmayı reddediyordu. Elleriyle, tırnaklarıyla enkazı kazmaya başladı. Parmak uçları ve tırnaklarının altı parçalanarak kanıyor, taşlar ve demirler çıplak ellerini yırtıyordu. Ancak ne acıyı ne kanamasını hissedecek durumdaydı. Gözü bir yandan çevresine bakınıyor, ufak bir çekiç veya bir balyoz gibi bir alet arıyordu. Tonlarca enkazı bir ufak çekiçle kaldıramazdı elbette ama evlatları için çok daha fazlasını yapabilmiş olacağını düşünüyordu böylece.
O böyle uğraşırken yanı başında dikilen, üstü başı savaştan hiç nasibini almamış, yüzünde umursamaz bir ifade olan birini gördü. Enkazı kaldırmak için bir alet arayışı içerisine olduğunu fark eden bu kişi, kendisine bir şey uzatıyordu. O anın heyecanıyla uzattığı şeyi ilk anda fark edemedi, fark ettiğinde ise işler başkalaşacaktı.
Başında dikilen bu kişi kendisine plastik bir kaşık uzatıyordu. Sanki derdine derman olurmuş gibi, sanki evlatlarını bu enkazın altından kurtarabilirmiş gibi, sanki plastik bir kaşık tonlarca enkazı kaldırabilirmiş gibi. Bir yandan da bir iş başarmanın gururuyla kendisine bakıyordu.
Yara bere olan ellerinden akan kanlar toza toprağa bulanmış halde bu adama baktı. Yüzünde şaşkınlık ve öfkeyle karışık bir iğrenti vardı. Evet evet, aslında öfke değil, sinir değil, mutsuzluk ve acı değil, iğrentiydi bu. Eşyanın tabiatını umursamayan, dahası acılı bir babanın halini idrak etmekten fersah fersah uzakta bulunan bir zavallıya iğrentiyle bakıyordu. "Keşke bu bina benim başıma yıkılmış olsaydı" diye temenni etti içerisinden. "Bana yardım edenler bu kimselerken uğraşmama ne lüzum var?" diye düşünerek ayağa kalktı. Evlatlarını yutan enkazı arkasında bırakarak, ellerinden kanlar akar bir halde belirsizliğe yürüdü. Kendisine teklif edilen plastiğe inat demiri kuşanmaya ahdetti.
***
Kıymetli okur kardeşim...
Bazen ne kadar konuşursak konuşalım, ne kadar yazarsak yazalım, insanların halini anlamamız ve anlatmamız mümkün olmuyor. Bu sebeple bu kısa yazıya, kısa bir hikaye yazarak başlamak istedim.
Güzel bir atasözü var, "alet işler el övünür" şeklinde. Bir işi yapmak için ustalık ve maharetin yanı sıra gerekli aletleri kullanmanın ne kadar önemli olduğunu ifade ediyor.
Mesela bir vidayı elimizle sıkamayız, bir çiviyi elimizle çakamayız. Uygun aletler, mesela bir tornavida veya çekiç kullanmamız gerekir. Ama bir çiviyi çakmak için cam bir bardak kullanırsak bu uygun bir alet olmaz. Çiviyi çakmayı başaramayacağımız gibi bardağı da kırar ve elimizi parçalarız.
Kıymetli kardeşim...
Zor ve zorlayıcı zamanlardan geçiyoruz. Birçok kişinin İslam davasını kendi hayatının çıkarları için terk ettiği, kendi nefsi için İslami mücadele yollarını eğip büktüğü, enteresan süreçler yaşıyoruz. Bir yandan İslam alemi genelindeki zulüm ve katliamlar, diğer yandan Müslümanların atalet ve umursamazlığı kalbimizi yoruyor. İçerisinde düştüğümüz zillet halinden çıkmak için yollar, yöntemler arıyoruz.
Neyle ıslah olacağız? Halimiz nasıl düzelecek?
İmam Malik rahimehullah şöyle söylemiş:
"Bu ümmetin evveli ne ile ıslah olduysa sonra gelenleri de ancak aynı şey ile ıslah olacaktır." (Kadı Iyaz, Şifa-i Şerif, II/75)
Bu ümmetin evveli şüphesiz Allah azze ve celle'den gelen tertemiz bir hidayet ve ona destek olan ışıltılı bir demirle ıslah olmuştur. Allah azze ve celle şöyle buyurur:
"Andolsun ki biz resullerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların adaleti ayakta tutmaları için, onlarla beraber Kitab'ı ve mîzânı indirdik. Bir de kendisinde çetin bir kuvvet ve insanlara birçok faydalar bulunan demiri indirdik. Bu, Allah'ın, dinine ve peygamberlerine gayba inanarak yardım edenleri belirlemesi içindir. Şüphesiz Allah kavidir, azizdir." (Hadid Suresi, 25'inci ayet)
Bu ümmet şimdi de ancak bu şekilde ıslah olabilir. Allah azze ve celle'nin gönderdiği hidayete tamamen tabi olarak ve O'nun yarattığı gerekli vasıtaları kullanarak.
Kurtların saldırdığı bir sürüyü koyunlar yetiştirerek kurtaramayız. Sırtlanların sofrasında bölüşülen bu ümmeti kurtarmanın yolu, onlara haddini bildirecek aslanlar yetiştirmekle mümkündür. Aslanlarımızı kafeslere kapatamayız, onlara kükremeyi yasaklayamayız. Aslanlarımıza "barışçıl olmayı" telkin edersek savaşkan sırtlanlar etlerimizle ziyafet çekerler. Tıpkı bugün olduğu gibi.
Kıymetli okur kardeşim...
Asli yöntemin ne olduğundan söz ederken diğer yöntemleri aşağıladığımız zannına kapılma.
Ancak anlamak gerek ki asıl olanın yapılmadığı yerde yapılan diğer her türlü şey teferruattır.
Bugün Gazze başta olmak üzere İslam alemindeki zulmü sona erdirmek ve İslami düzeni ikame etmek için birçok şey yapılıyor. Filolar, eylemler, dualar, yürüyüşler, talebe yetiştirme, sohbetler, yazılar. Fakat bunların hepsi ancak asıl yöntem olan Allah yolunda canlar ve mallar ile cihadın varlığı halinde anlam ifade eder.
Bin tane süslü-püslü vagonu olan ancak lokomotifi olmayan bir tren bir anlam ifade eder mi? Elbette etmez. Tren, eğer yürüme vasfı varsa trendir. Aksi halde, ne kadar değerli ve çok sayıda vagonu olursa olsun, bir hurda yığınından ibaret kalır.
Allah yolunda kuvvet kullanarak cihad etmek, düşmanın tasallutundan kurtulmamızın tek, alternatifsiz, pazarlıksız yolu ve yöntemidir. Bunun için kitleleri, kadroları yetiştirmek için bir saniye bile beklemeden aceleci olmamız gerekir. Başka yöntemlerin netice almasını, başkalarının bir şeyler yapmasını, belirsiz bir geleceği beklemek mümkün değildir.
Aksi halde enkaz başında evlatlarını kurtarmak için bekleyen her bir baba bize dünyada olduğu gibi ahirette de iğrenerek bakacaktır.
Bu değerlendirmede yer alan ifadeler yazarın kendi görüşleridir ve Mepa News'in editöryel politikasını yansıtmayabilir.